Denizden Saçılan Hikâyeler*

Ferhat Uludere’nin ilk baskısını 2010 yılında yapan Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba adlı romanı uzun bir aradan sonra Yitik Ülke Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Uludere’nin edebi dünyasına aşina olanlar onun dile verdiği öneme ve türler arasında geçişine yabancı değil; meselelerine de. İlk öykü kitaplarında kasaba ve şehir arasında kurduğu sıkışmış evren, ilk romanı 1001 Fıçı Bira’da kasabalı bir gencin hikâyesine, ikinci romanı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da ise efsanelere ve kasabanın hikâyelerine evrilmişti. Ardından Don Quijote’nin Üçüncü Cildiile postmodern bir romanla karşımıza çıkmıştı Uludere ve edebiyat tarihinde iz bırakmış bazı roman kahramanları onunla yeniden dile gelmişti. Son romanı Son 11’de ise yine kasabaya dönmüş, küme düşmüş bir futbol takımının soyunma odasından kasabanın otuz yıllık tarihine, aşklarına ve ‘90’ların siyasi ve kültürel değişimine tanık etmişti okurunu.

Genelde erkek dünyasını anlatan yazarın en dişi kurguya sahip romanının Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba olduğunu söyleyebiliriz. Bir sahil kasabası, deniz, denizkızları, balıkçılar, metruk bir ev, evle birlikte kasabaya saçılan hikâyelerin karanlığına gömülmüş Feryat ve Hazan’ın aşkı ve sahil kasabalarının görünmeyen karanlık yüzü… Büyülü gerçekçi bir kasaba romanı.

Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın kitaplarının arasındaki yeri nedir senin için?

1001 Fıçı Bira’nın yayımlanmasının ardından yeni bir dil arayışına girmiştim. Daha olgun bir dile ve daha farklı kurguya ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. 1001 Fıçı Bira bir gencin ağzından kendi hikâyesini anlatıyordu ve doğal olarak çok gündelik ve genç bir dili vardı. Onu kırmıştım Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da. Bunun yanı sıra bir sahil kasabasına, denize ve denizkızlarına dair bir şeyler yazmak istiyordum. Asıl amacım bunları yapmak, büyük laflar etmeden kocaman şeyler söylemekti ve hepsini yaptığımı düşünüyorum. Günlük gazetede çalışırken ve gazetenin çıkardığı tüm eklerden sorumluyken kısa zamanlar ayırarak uzun sayılabilecek bir dilimde yazmıştım Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’yı, o anlamda da özel bir yeri vardır.

Bu kitabınla birlikte büyülü gerçekçi evrenlere açılıyoruz. Nedir büyülü gerçekçilik ve Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba bir öyküden nasıl böyle bir evrene evrildi?

Büyülü gerçekçilik okumayı sevdiğim bir tür aslında. Latin Amerika’nın şamanik köklerinden beslenen ve bu köklerden ortaya çıktığını düşündüğüm akımın Türkiye’nin anlatısına da çok uygun olduğunu düşünüyorum ama bizde yeteri kadar ilgi görmüyor. Gerçekçilik daha ağır basıyor bizde. Onu süslemeye ihtiyaç duymuyoruz. Büyülü gerçekçiliği özetlemek ya da anlatmak gerekirse, uzun zaman hem Kolombiya Milli Takımı’nın ve Pablo Escobar’ın kurduğu takımların kalesini korumuş Rene Higuita örneğini veriyorum. Büyülü gerçekçiliği anlamak isteyenlerin onun Akrep Kurtarışı’nı izlemelerini tavsiye ederim. Kaleye gelen topu elinle tutmak yerine takla atıp ayaklarınla kurtarmaktır Büyülü gerçekçilik.

Büyülü gerçekçiliği okumayı sevsem de, aslında bir türe takılıp hep o türde çalışmak istemiyorum. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba yapısı ve konusu gereği bu akıma uygundu. Bu roman başka bir türde yazılamazdı. Ama hemen akabinde Don Quijote’nin Üçüncü Cildi adlı post-modern bir roman yazmıştım, oradaki hikâyenin de başka bir türde anlatılamayacağını düşünüyordum.

“Kasabayı anlatmak” lafını açmak lazım belki de. Çünkü edebiyatımızda çok roman ve öykü kasabada geçiyor, kasabalı karakterleri ele alıyor, edebiyat taşradan besleniyor. Bir de Trakyalı olup alkolle seyreltilmiş yaşamlar konunca önümüze, kimine göre hikâye “Trakya’nın meyhane ve sarhoşlarını anlatıyor”a dönebilir… Ama sen kasabada geçen hikâyelerden ziyade, farklı olarak, kasabayı bir karakter olarak koyuyorsun önümüze… Kasabanın bu anlatılası hali, kasaba nedir senin için?

Özellikle Son 11 ve Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba özelinde konuşursak, içlerinde baskın karakterler olmasına rağmen iki kitap da bir karakter romanı değil. İkisinin de merkezinde kasaba var. Birinde dünyanın uzağında duran bir sahil kasabası, diğerinde ise adıyla sanıyla Lüleburgaz… İki romanı da kasabayı anlatmak ve anlamak için yazdım. Asıl odaklandığım kısım biraz da kasabanın insana yaptığı fenalıklardı. Bu anlamda tek bir kişiyi anlatmak çözüm olmayacaktı ve sosyolojik bir anlatı kurup kasabayı merkeze koymam gerekiyordu. Çünkü kasabayı, ne kadar küçük olursa olsun tek bir kişi üzerinden, tek bir hikâye etrafında anlatamazsınız. Başka bir kurguya ihtiyacınız olacaktır.

Lüleburgaz bir sahil kasabası değil. Anlattığın diğer kasabalardan ziyade bir sahil kasabası var bu kitapta. Kitabın atmosferine katkısı büyük. Modern hayatın sığınılacak, romantik sahil kasabası değil, gizemi, hikâyeleri, kötülüğü, şiddeti içine hapseden, neredeyse efsunlu bir kasaba. Burada deniz de bir karakter resmen. Deniz bir kasabayı nasıl etkiler?

Ben gri bir sanayi kasabasında büyüdüm. Çocukluğum orada geçti, ilk gençliğim de öyle… Ve o griliğin içinde rengi özlerdik. Hiç renk yoktu kasabada sanki; hayat ezberlenmiş çaresizlikler ekseninde ilerliyordu. Kimsenin hayali de yoktu; herkesin işi belliydi, bir fabrikaya girmek… Sadece o fabrikadaki iş kollarımızı seçmek için eğitim alıyorduk. Böyle bir coğrafyada denizi özlüyor ve oturduğumuz çay bahçesinin önünde otoyolun değil de denizin olduğunu düşlüyorduk. Bu düşün karşılığı bir anlamda Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba ve bu yüzden de düşler, hayaller, farklı renklerle bezeli. Ve sanayi kasabasındaki çocuklarının umutsuzluğu ve korkularıyla kabarıyor deniz.

Genelde erkek dünyasını anlatıyorsun. Bu dünyada kadınlar ya yok ya evlerindeler. Ya da bir anda kasabaya dönüp ortalığı karıştırıyorlar, kasabada bir yaranın kabuğunu kaldırıyorlar. Ferhat Uludere’nin yazınında kadın tehlikeli olan, karanlık olan, baştan çıkaran mıdır?

Genel itibariyle erkek dünyasını anlatıyorum çünkü kasaba dediğimizde kadınların evlerinde sıkışıp kaldığı, erkeklerin ise bütün bölgeye hâkim olduğu bir yaşam var ortada. Romanlarımın genelinde 1001 Gece Masalları’ndaki kadın motifini kullanıyorum. Biraz oryantalist bir bakış, biliyorum ama oradaki kadın kimliği hoşuma gidiyor. Kadınlar sıradan erkek dünyasının kenarında duruyor ve o dünyayı yok ediyorlar. Benim kadınlarım biraz efsunlu varlıklar. Peşlerinde bir gizi ve yok oluşu taşıyorlar. Erkekler onların peşinde perişan oluyor. Yani efsunlu oldukları kadar da tehlikeliler.

Yine yazdıklarında tekrarlayan bir motif olarak kadın kasabayı terk eden, büyük hayatlar arayan, modernizme uyumlu ve hedeflerinin peşinden giderken erkekler kasabada kalan, daha âtıl, keşmekeşten bir limana sığınmış karakterler. Bir kabulü yaşıyorlar. Bu bana kasaba erkek, şehir kadınmış, kasaba ve şehir ikilemi kadın ve erkek arasında da sürekli gitgelleri doğuruyormuş, erkek değişime daha kapalıyken kadının doğası değişim ve dönüşümmüş gibi bir alt okuma yaptırdı bu kez. Ne dersin?

Kadınlar erkeklere nazaran her zaman daha cesurlar, en azından gitmeyi başarıyorlar. Erkekler daha statüko düşkünü oluyor. Mevcut durumu kabullenmek ve bir anlamda mevcut hali sürdürmek onlara düşüyor. Bu anlamda kasabayı ilk kadınlar terk etti ve erkekler peşlerinden gitti. Kadınlar hayatlarını değiştirse de erkekler mevcut hayatlarını kasaba dışında sürdürme hayali kurdular. Her zaman böyle değil midir? Kadın yeniliğe her zaman daha açıktır. Gezmeyi kadın ister, evin eşyalarını kadın değiştirir… Kadın sürekli yenilik yapar.

Sen bir hikâye anlatıcısısın ama çok da iyi bir hikâye biriktiricisisin. Yazma serüveninde otobiyografik öğelerden, yaşanmış hikâyelerden de sıklıkla besleniyorsun. Bunların kitaba girişleri nasıl oluyor? Yazma sürecin nasıl işliyor?

Yazmaya başlamadan önce elimde her zaman hikâyelerim vardır. Ne anlatacağımdan ziyade, hikâyeleri nasıl bir araya getireceğimi düşünürüm. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da deniz bir birleştirici unsur olarak karşımıza çıkıyor, Son 11’de ise futbol takımı aynı işlevi görüyor. Hikâyeleri bir araya getirirken sırtımı gerçeğe yaslamıyorum hiç. Bir gerçek kırıntısından hareket ederek birçok fark hikâyeden detayları bir araya getirip yeni bir şey inşa ediyorum. Genellikle de insanların hikâyelerinden yola çıkıyorum ve yazdıktan sonra o hikâyeyi kimse tanımıyor.

“Büyük şehrin büyük düşleri ve bu düşlere yetişme telaşı… Yıllardır aynı şeyleri düşünüp aynı şeyler için uğraşıyordu Hazan. Biraz daha kazanıp biraz daha fazla harcamak, koltukları yenilemek, daha şık tabaklarda yemek yemek, arabayı değiştirmek, yeni ev almak… Tüm bunları yapmaya yaşamak diyordu. Onun için yaşam satın alınan bir şeydi.”

Senin için yaşamak nedir?

Yaşamak satılan alınan bir şey değildir ama biz artık her şeyi satın almaya alıştık. Yiyecek satın aldık, giyecek satın aldık, bilgi satın aldık ve şimdi yaşam satın almaya çalışıyoruz. Daha fazla ve daha çok… Halbuki yaşam her yaşın tadına varmaktır. Sevmek, sevilmek, ihanete uğramak, ağlamak, üzülmek, mutlu olmak ve birinin mutluluğunu paylaşmaktır. Hiçbiri de satın alınamaz bunların. İnsan gözyaşlarını satın alabilir mi?

 

* Bu söyleşi 8 Ekim 2020’de K24 / T24 Bağımsız İnternet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Sonsuz Bir Şimdinin İçinde…

Bir ölüm gelir ve her şey yeniden şekillenir.

Geçtiğimiz yüzyılın en zeki kadını olarak kabul edilen Iris Murdoch’un ilk defa 1964 yılında yayımlanan İtalyan Kızı adlı sekizinci romanı 2019’un Mart’ında Celâl Üster çevirisiyle Can Yayınları’ndan yayımlandı. Karantina günlerimde bana eşlik eden kitap, buyurgan bir annenin ölümüyle çocukluk evine dönen Edmund’un, ailesinin ilişkilerine tanık olurken onlarla birlikte özgürlük ve tutsaklık, yaşam ve ölüm, iyilik ve kötülük kavramları üzerinden yaşadığı sorgulama ve dönüşümü sürükleyici bir biçimde anlatıyor.

K24’te yayımlanan yazımın tamamı için:

https://t24.com.tr/k24/kitap/italyan-kizi,448

 

Erkeklere de Anlatılsın Bu Öyküler

Buket Arbatlı’nın ilk öykü kitabı Erkeklere Her Şey Anlatılmaz 2020’nin Mart ayında Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı, biz evlere kapanmadan, işler olağanüstü bir hal almadan kısa bir süre önce. Kitap benim listeme gerek adı gerekse ilk öykü kitabı olmasıyla girmişti ve inzivamın ilk günlerine eşlik etti.

Kitapta on altı öykü yer alıyor. Her öyküde yazar gözlem yeteneğinin oldukça güçlü olduğunu hissettiriyor bize. Yalın bir dili var ve bu yalın dil adım adım öykü mekânlarında dolaştırıyor bizi. Gelin, öyküler arasında dolaşalım biz de. 

Eskisi Gibi Olabilecek miyiz Madam? adlı ilk öyküde anne-çocuk ilişkisinden ziyade; kadın ve çocuk ilişkisine bakıyor Arbatlı… Bir çocuğun rahme düştükten sonra veya büyüdükten sonra kadın ve erkek ilişkisine nasıl etki edebileceğini, kadının annelik ve sevgililik durumları açısından farklı karakterler üzerinden inceleniyor bu öyküde.

Yalnızlık Öldürür öyküsünde kadın erkek ilişkisinde ilişkinin öznelerini sorgulatıyor bize. Toplumsal cinsiyet kalıplarının aksi karakterler çizerken kadın ve erkek arasındaki duygusal farkları; kadının duygularıyla bir bütün olduğunu, erkeğin bunları daha rahat hasıraltı edebildiğini görüyoruz. Kadın hep daha duygusal.

Yeryüzü İnsanları ağabey ve kız kardeş ilişkisini anlatırken anne-oğul ve anne-kız ilişkisine de bakmamızı sağlıyor. Arka planda bencil annelerin kız çocuklarına bıraktıkları mirası görürken ataerkilliğin içimize işleyen kodlarını ve kişileri ezen çarklarını görüyoruz.

Kumrular, sonu diğerlerinden farklı biten, etkileyici bir öykü. Kadınlık o kadar erkeklerin nazarında aranıyor ki bu öyküde kahramanımız kadınlığını ve cinselliğini yok gibi olan kocasının üzerinden kuşlarla sorguluyor. 

Şiir Neyi İyileştirir? adlı öyküde alt çizdiğim yerler var, ama bu öykünün teknik anlamda biraz daha çalışma gerektirdiğini düşünüyorum.

Samuray Atına Binip Gittiğinde adlı öyküde iki kadın arasındaki bağa şahit oluyoruz. Araya erkekler girip çıksa da sağlam bir dostluk bir hastane odasından, en zor hastalıklardan birinden yüzünü gösteriyor. Ancak hikâye ile ilgili biraz daha detay bilmeye ihtiyaç duyuyoruz bu öyküyde. Vurgulanan yerlerin vurgusu hikâye eksik kaldığı için tamamlanmamışlık hissi yaratıyor içimizde.

Erkeklere Her Şey Anlatılmaz kitaba adını veren öykü… Erken evlenmiş, çocuğuyla birlikte büyümüş bir kadın var öyküde. Kendine kadın bile diyemeyen bu karakter, çocuklukta kalmış, erkeklere karşı tecrübesiz. Öykü boyunca kadının kafa sesinde rahatlıkla dolaşıyoruz, düşünceler akıyor; onun gözünden erkeklere bakıyoruz; ancak tanrı anlatıcı ile anlatılan bu öyküde adamın kafa seslerini duyamıyoruz. O zaman neden birinci tekil şahıs ile anlatılmadığı düştü benim aklıma okuduktan sonra. Bir de hikâye zamanlarına biraz daha dikkat ederdim ben olsaydım.

Buket Arbatlı’nın öykü mekânları evler, oteller, hastaneler ve restoranlar… Mekânlar güzelce canlanıyor gözünüzde; kitabın atmosferinin rengi tam kapağı gibi gül kurusuyla bezenmiş gri…

Remzi Bey’i Evlendirmek öyküsünü bir gözlemci anlatıcıdan dinliyoruz. İçinde bolca hayal kırıklığı barındırıyor bu öykü de. Kadın ve erkek arasındaki aşk da oluyorsa oluyor diye anlıyorum ben, burnu fazla sokmamak lazım.

Aile Sofrası öyküsünde kafa sesleri ve tanrı anlatıcının sesi birbirine karışıyor. Bu açıdan birkaç paragraf dokunuşu iyi olabilirdi. Çünkü özellikle yapılmış bir biçim görünmüyor ortada. Burada da bencil anne figürü çok baskın; hatta anne burada bir hükümdara dönüşüyor. Kız çocuklarını büyütmeyen, büyüdüklerinde onlara isteklerini söyletmeyen bir hükümdar. 

Ağaçların Dili; kendimize kurduğumuz dünyalar ve kaçış rotalarımızı sorgulatıyor bize. Yine oldukça hüzün ve hayal kırıklığı barındırıyor bu öykü de içinde. 

Bakire Meryem’in Bahçesi aldatan ve aldatılanın birbirine karıştığı bir aldatma öyküsü. Aşkının peşinden koşan bir kadın anlatıcısı var öykünün. Kitabın birinci tekilden yazılan ilk öyküsü ve bence buraya kadar olan öyküler içinde en iyisi. Duyguyu gayet güzel yakalıyor, okura geçiriyor.

Buraya kadar kitapta yakalanan konularla birlikte kitabın içine çekilirken bir taraftan da bir şeyin beni ittiğini hissediyordum. Bu öyküyle birlikte tanrı anlatıcıların birçok öyküde gerekli olmadığı sonucuna kesinlikle varmış oldum. Birinci tekilde daha iyi olabilirdi o öyküler…

Tabii bu arada tanrı anlatıcının bence  en iyi kullanıldığı Elimi Tut öyküsüne değinmeden geçmeyelim. Yalnızlık, iki kişi arasında kurulan bağ ve ölüme tanıklık etme temaları öne çıkıyor bu öyküde.

Hayat Burada Bir Kalp Gibi Atar öyküsü kitabın iyi öykülerinden biri. İçinde yine aileler, erkek ve kız çocukların anne ile olan ilişkileri ve belirgin bir baba figürü var.

Ölüm teması Beautiful Tango öyküsünde iyice kendini belli ediyor. Kadının yaşlanma sürecinde bedeniyle ve erkeklerle kurduğu ilişkiye erkeklerle karşılaştırmalı olarak bakıyor yazar burada. Bu öyküyü oldukça mekanik bulduğumu belirtmeliyim. Bedenin bir duygulanım yeri olduğunu düşünürsek duygularda daha derinleşen bir öyküyü okumaktan daha çok zevk alırdım. 

Kitap, Satılık Ev ve Abdullah Aşçı’yı Aramak öyküleriyle tamamlanıyor. 

Buket Arbatlı anlatısının içinde doktorluk kariyerinden beslendiğini hissettiriyor bize. Hastalar, hastaneler, ölmekte olanlar, refakat edilenler ve edenler var bu öykülerde. Bazı anlatılarını edebiyata ve mitolojiye göndermeler ile besliyor Arbatlı. Birçoğu kadın hikâyeleri, erkeklerin de gizli kadın kahramanları var. Değinilen konuların oldukça çekici olduğunu düşünüyorum. Kadın-erkek, kadın-aile, erkek-aile, ilişkiler, ölüm, yakınlık, cinsellik… Ayrıca aile ilişkileri ve çocukluk bağlarının yetişkin hayatlarındaki etkisi bambaşka noktalardan ortaya çıktığı aşikâr, Arbatlı bu noktaları iyi yakalamış; erkeklere de anlatılsın. Bazı noktalarda, yukarıda da belirttiğim hususlarda ufak dokunuşlar, çok daha iyi bir ilk kitapla tanıştırabilirdi bizi. 

Erkeklere Her Şey Anlatılmaz, Buket Arbatlı, Sel Yayıncılık, Mart 2020

Çocuklar En Çok Özgürlük Talep Eder*

Ahmet Büke, Zeyno Kitapları serisiyle iki sene önce ilk defa çocuklarla buluşmuştu, şimdiyse serinin üçüncü kitabı Neşeli Günler, Günışığı Kitaplığı etiketiyle raflarda yerini aldı. Neşeli Günler’de babası ve annesi işsiz kalan Zeyno’nun, ailesiyle birlikte bir sahil kasabasında hayatını sürdürme çabasının hikâyesini okurken Zeyno’nun başından geçenlerle birlikte onun büyüme sürecine tanık oluyoruz. Bu vesileyle Ahmet Büke ile İzmir’de keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

>>Çocuklar için yazmaya nasıl karar verdiniz?

Yazmaya başlamadan önce yetişkinlere ya da çocuklara yazayım diye düşünmemiştim. İlk yazdıklarım yetişkinlere ait şeyler oldu. Çocuklukta okuduğum iyi çocuk kitaplarına olan özlemim hiç bitmese de çocuklar için yazmak cesaret edip yapabileceğim bir şey değildi, bunu korkutucu ve zor buluyordum. Sonra baba oldum. Kızıma çocuk kitapları okurken bir deli cesareti geldi. Aklımdaki hikâyeleri yazdım, yayınevindeki arkadaşlarla ve ne mutlu ki Sedat Girgin ile çalıştık ve biraz cesaretle Zeyno Kitapları çıktı ortaya.

>>Yazım sürecinde kızınızın rolü nedir?

Kızım Zeynep’ten sonra kreş, okul, park, hastane gibi çok çocukla dolu ortamda, çok fazla zamanım geçti. Kent ortamında onların kendilerine özgü dünyalarını uzun uzun izleme fırsatım oldu. Aslında kitaptaki Zeyno, bir sürü Zeyno’nun ve bir sürü Ali’nin toplamı. Hazırcevaplığıyla, farklılığıyla, erken büyümesi ve olgunlaşmasıyla bugünün kentlerde yaşayan çocuklarının toplamı

>>Neşeli Günler ebeveyn işsizliğiyle açılıyor. Çocuklar için böyle zor bir konuyu seçmenizin nedeni neydi?

Düşününce çocuk kitaplarımda biraz zor konular seçmişim. Anne baba ayrılığı, toplumsal cinsiyet, işsizlik… Özellikle değil; ama hayata nereden temas ediyorsanız, o konulara daha fazla kafa yoruyorsunuz. Bu dertlerin hepsi çocukların da dertleri. Edebiyatın bunlardan bahsetmesi kadar normal ve olması gereken bir şey yok. Çocuk edebiyatı da buna dahil. Tabii ki çocuklara yazdığımızı unutmadan yazmak gerekiyor.

>>Toplumda genel olarak kabul edilmiş kadın-erkek rollerini ters yüz ediyorsunuz kitabınızda. Kadını ön plana çıkaran bir duruş var. Zeyno aracılığıyla kız çocuklarına bir mesaj mı vermek istediniz?

Benim büyüdüğüm, doğal olarak yetiştiğim yer geleneksel yörük kültürünün hâkim olduğu bir bölgeydi. Bizde kadın çok belirleyicidir. Erkeğin aile reisliği görüntüde bir şeydir. Kadınlar eşitlik talep etmezler, onun doğal hakları olduğunu bilirler. Biraz o doğallık içinde anlattım aslında.

>>’Küçük bir sahil kasabasına taşınmak’ sıradan bir şehir insanının en bilindik hayali. Buna dokunmanızın altında yatan sebep neydi?

Yazdıktan sonra bir klişeden bahsetmişim gibi geldi ve yapmasaydım diye düşündüm aslında. Ama o tamamen Zeyno’nun babasının arkadaşının balıkçı olmasıyla ilgiliydi. Zaten çok da romantize edilmiş bir durum değil hikâyede. Sadece zorunluluktan geçici bir sığınma hali.

>>Kasabalı Neşe’yi şehirli Zeyno’nun karşısına çıkarırken çocukluğunuz ile bugünün şehirli çocuğunu karşı karşıya getirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Bu karşılaşma çocukluğumdan yetişkinliğe geçişte yaşadığım yarılmayı anlatıyor aslında. Ben liseye kadar kasabada yaşadım. Orada hayat farklı akar. Evin kapısının önüne çıktığınızdan itibaren okul da dahil tüm zamanınız size aittir. Ve orada bir sürü yetenek kazanırsınız. Tek başınıza ormanda gezersiniz, bir yerde oturursunuz, doğayı ve kendinizi dinlersiniz. Bütün bunlar farklı bir enerji ve mutluluk veriyor çocuklara. Neşe oranın çocuğu olduğu için, adının da gerçek anlamını veren bir tarafı var, hakikaten neşeli! Babasının uzak olmasına, onun için çok üzülmesine rağmen neşeli bir çocuk o. Zeyno ise şehrin karmaşasından, daha yalıtılmış bir çocukluktan gelmiş. O iki karakter çarpışıyor orada. Ve birbirlerini bütünlüyorlar biraz, onu anlatmak istedim.

>>Kasabada çocuk olmakla şehirde çocuk olmak arasındaki farklar nedir?

Şehirde yaşayan Zeynep muhtemelen parka bile büyüklerinin gözetiminde gidecekti. Çocuklar en çok özgürlük talep ederler. O özgürlük parça parça ve büyüdükçe kazanılır. Ama şehirde her zaman çok ciddi bir sınır ve güvenlik sorunu var. Yalnız bırakamazsınız çocukları; istediği gibi oynayamaz, kendisi olamaz aslında çocuk; ama kasabada öyle değil.

>>Neşeli Günler bir doğayla büyüme hikâyesi…

Çocuk hikâyelerine baktığımızda çoğu, çocukların büyüme macerasını anlatır. Kitapta Zeynep tekrar şehre dönüyor ama giden ile dönen Zeynep farklı; büyümüş, bir sürü şeyin farkına varmış, yeni arkadaşlıklar kurmuş, olgunlaşmış, zor günleri ailesi ve arkadaşları ile beraber göğüslemiş, hayatla temas etmiş, bir sürü şey öğrenmiş bir çocuk…

>>Çocuklara yazmak mı daha keyifli, yetişkinlere yazmak mı?

Çocuklara yazmak biraz daha zor. Hele şimdiki çocuklar… Biz dijital göçmeniz, onlar dijital yerli. İnternetin içine doğuyorlar.

>>Çocukların yazdıklarınıza tepkileri nasıl?

Genelde öykü hoşlarına gidiyor. Ama hep yarım kalmış olduğunu düşünüyorlar. Öykü her şeyi birebir anlatmaz, sezdirir. Çocuklar o eksik kalmışlıktan hoşlanmıyorlar. Her şeyi tamamlanmış, çerçevelenmiş istiyorlar.

>>İlginç geldi bu söylediğiniz, çocukların hayal dünyası daha geniştir oysa…

Çocuklara eğitimden tutun da etkinliklere kadar hep yapılandırılmış, sınırları çizilmiş hayatlar sunuyoruz. Bundan mı bilmiyorum ama huzursuzluk veriyor bu ucu açık kalmış, hayal gücüne bırakılmış sonlar… Bu benim tecrübem tabii, yanılıyor da olabilirim.

>>Çocukların edebiyatla nasıl bir ilişki kurmasını istersiniz?

En büyük beklenti çocuğun kitap okumayı sevmesi olmalı. Okumayı sevdiren her şeyle onları temas ettirmek iyidir. Okumalarından hoşlanmadığımız kitaplar olabilir, esnek olmalıyız. Kararı ona bırakalım ama okuduklarının yanında daha iyi eserlerle karşılaşma imkânı sağlayalım. Bu kadar çok uyaranın olduğu, her şeyin çok hızlı değiştiği bu çağda, okumak gibi bir yalnız kalma eylemini sürdürebilmesi için o alışkanlığı kazanması çok kıymetli.

>>Anne babalara da çok önemli mesajlar veriyorsunuz. Birlikte okumayı öneriyor musunuz?

Birlikte okumak güzeldir. Hatta çocuklar okuma yazma öğrendikten sonra bile birlikte okumayı öneriyor pedagoglar. Bu süreçte çocuğun yanında oluyor, ona temas ediyorsun, onunla bakışıyorsun, o sana soru soruyor, yanıt veriyorsun, sen soru soruyorsun. Bu, sadece kitap okumanın ötesinde… Anne ve babanın çocukla bir araya gelip temas ettiği, aynı ortamı paylaştığı iyi bir zaman… Ben memnun olurum anne babalar bunu çocuklarıyla okursa ya da büyüdüğünde çocuk onlara okursa…

* Bu söyleşi 5 Nisan 2019’da BirGün Kitap’ta yayımlanmıştır.

 

Bu Toprakların Homeros’u*

Bir yazarın edebiyatını onun yaşantısından ayrı düşünemeyiz. Yazarın yaşadıkları, gördüğü hayatlar, tanık olduğu olaylar karşısında hissettikleri ve sorguladıkları, ilmek ilmek örer onun edebiyatını. Bu sebeple bir yazarı okurken onun yaşantısına hâkim olmak, yazdığı eserleri daha iyi anlamamıza fayda sağlar.

Gerekli Kitaplar Ocak 2019’da yola çıktığında, bir yayınevi olarak önemli kişilerin yaptıkları ve yapıtları ile hayatları arasındaki bağın önemini vurgulayarak edebiyatımızda biyografi alanındaki eksikliği tamamlamak için kitap kataloğunu zenginleştireceğini açıklamıştı.

Yayınevinin kitaplarından elime yakın zamanda ulaşan bir tanesi Meral Saklıyan’ın kaleme aldığı Yaşar Kemal biyografisi oldu: “Çukurova’dan Dünyaya”

Meral Saklıyan, tıp eğitiminin ardından Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro oyunculuğu ve metin yazarlığı alanında dört yıl eğitim almış, öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet sitelerinde yayımlanan bir yazar ve bu çalışma Saklıyan’ın ilk kitabı.

Emre Sönmez’e ait Yaşar Kemal illüstrasyonu kitabın kapağını süslüyor. Kapağı çevirdiğiniz gibi Yaşar Kemal edebiyatının bir özetini kendisinden bir alıntıda okumanız mümkün: “Bir yanım toplum, bir yanım doğa, bir yanım da insan değerlerine dayalı olsun istedim.”

Meral Saklıyan Yaşar Kemal’i bu toprakların Homeros’u şeklinde tanımlayarak başlamış biyografiyi yazmaya. Yaşar Kemal’in çocukluğunu ve yaşantısını edebiyatına da bağlayarak devam etmiş anlatmaya. Anlatısını bazen Yaşar Kemal’den bazen farklı kaynaklardan alıntılarla desteklemiş.

İlk sayfalarda Yaşar Kemal’in trajedilerle dolu çocukluğunu anlatmış; babasının öldürülmesi, annesinin töre gereği amcasıyla evlendirilmesi, yaşadığı köyde tek Kürt ailenin çocuğu olması, babasının katili peşindeki amcasının tüm serveti bu uğurda yemesi, Yaşar Kemal 8 yaşındayken köyün en fakir ailelerinden birinin çocuğu olması…

Çocukluk ve okul yılları, ilk yazıları ve etkilendiği yazarlar ile devam etmiş Saklıyan yaşam öyküsünü anlatmaya. Burada dilimize kazandırdığı sözcüklerden, askerlik döneminden, Arif Dino, Abidin Dino ve Orhan Kemal’le tanışmasından da bahsetmiş. Arif Dino’nun onu Don Quijote ile tanıştırdığı ve Goriot Baba’nın Orhan Kemal’le dostluklarını başlatan kitap olduğu ayrıntılarına yer vermiş. Ardından da TİP ile tanışma, hapishane günleri ve Cumhuriyet gazetesine giriş sürecini anlatmış.

Buradan sonra Yaşar Kemal’in ürettiği türler ve bu türlerdeki çizgisi ve edebiyat anlayışı üzerinde durmuş Saklıyan. Marshall Yardımı ile Türkiye’nin 1950’lerdeki halinden bahsetmiş ve bunu özellikle Hüyükteki Nar Ağacı romanıyla birleştirmiş.

Röportajlarıyla birlikte yarattığı farktan söz ederken de okuru Yaşar Kemal’in edebiyatında daha çok gezindirmeye başlamış, türlerle ilişkisi ve yazdığı konular üzerinde durmuş. Yaşar Kemal’in ürettiği edebi türlere yönelik -bazen biyografinin akışını bozduğunu düşünsem de- ansiklopedik bilgiler vermeyi de ihmal etmemiş.

Yaşar Kemal ve Türkçe, Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan Özellikler, Yaşar Kemal’in İstanbul’u gibi bölüm başlıklarıyla devam eden biyografide; dünya kültürünü “Bin bir çiçekli kültür bahçesi” olarak tanımlayan Yaşar Kemal’in Kürtler ve Kürt sorununa bakışına da değinilmiş; Yaşar Kemal’in romanlarındaki objektif bakış açısına ve toplumsal gerçekçi üslubuna vurgu yapılmış.

Saklıyan biyografiyi Yaşar Kemal’in kronolojik yaşam öyküsüyle noktalamış, kaynakçayla da detaylı okumalara davet etmiş okuru.

Yaşar Kemal, edebiyatımızın en büyük yazarlarından biri olarak politik kişiliğiyle de ön plandaydı. Hatta bu yönünü detaylı olarak Aydın Orak’ın Yaşar Kemal Efsanesi belgeselinde izlemiştik. Meral Saklıyan bu alana dokunmadan ana hatlarıyla Yaşar Kemal’in hayatını ve edebiyatını anlatmayı seçmiş. Dolayısıyla Yaşar Kemal’i okumaya bu biyografiyle başlayıp üstüne daha detaylı okumalar yapmayı tercih edebilirsiniz.

* Bu yazı 13 Eylül 2019 tarihinde Birgün Kitap’ta yayımlanmıştır.

Sokaklardan Satırlara…*

Sorsanız çok uzun diyebileceğim bir kitap ismiydi Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler… Ancak Deniz Poyraz’ın kitabı 2018’in başında yayımlandığında yeni çıkanlar arasında dikkatimi çeken, “beni oku” diyen kitaplar arasında yerini aldı – kim bilir belki de isminden çekmişti ilgimi…

Deniz Poyraz genç kuşak yazarlarımızdan. Mühendislik eğitimini yarıda bırakarak sanat tarihi okumayı seçmiş, ardından yayıncılık alanında yüksek lisansına başlamış, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanan bir yazı işçisi.

Kurduğu öykü dünyasında da emekçi bakışından ödün vermemiş; ezilmiş, yer yer kaybetmiş, toplumun hem aşina olduğu hem de çok ilgilenmediği karakterleri zaman zaman sokaklardan satırlarına taşımış.

Karakterler genellikle yaşadıkları dünyaya alışma çabası içerisinde, zaman zaman içinde bulundukları durumlara yabancı hallerde çiziliyor öykülerde. Sıklıkla birbirine zıt dünyalar karşı karşıya geliyor. Bu zıtlık kimi zaman kültür farkı oluyor, kimi zaman elde bulunan fırsat farkı oluyor, kimi zamansa hayaller ve gerçeklerin farkı. Prensler ve tebaa, efendiler ve ayaktakımı hep karşı karşıya…

Hayatta kalma çabası içerisinde olan karakterler de çıkıyor karşımıza. Bunların da zaman zaman boyun eğerek zaman zaman isyan ederek kimi zaman da çabalayarak yaşama tutunduklarını görüyoruz.

Her karakter çok da masum değil. İnsanın ikiyüzlülüğü ve pisliğinin, yersiz egolarının yüzümüze çarptığı öyküler de var. Karakterler karşı karşıya kalınan o zıt dünyalarda zıtlıklarıyla ortaya çıkıyorlar.

Poyraz’ın dili diyaloglarda sokağın tınısını yansıtırken anlatımda kısa sürede yerine oturuyor. Birinci tekil, üçüncü tekil derken farklı ağızlardan öyküler okuyoruz. Kitabın altıncı öyküsü ‘Fındıkların Altında’ ile öykünün kuruluşu ve anlatımı konusunda öyküde bir kendini tekrar hissi uyandırsa da ardından gelen öykülerle bu hissi azaltmayı başarıyor. Biçim olarak farklılaşan tek cümlelik bir öyküsü de var.

Poyraz öykülerine mekân olarak geniş bir coğrafya seçmiş. Hikâyeler İstanbul’un sokaklarından Giresun’a, Şavşat’a, İzmir’den Diyarbakır ve Urfa’ya kadar pek çok yere uzanıyor. Zemine ise futbol ve sigarayı yerleştirmeyi atlamamış.

Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler’e gelince bu öykünün kitaba ismini vermesinin birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bir yandan küçük, inançlı, her şeye rağmen dürüst, ama ezilen ve kaybedenlerin dünyası var bu öyküde, bir yandan da Poyraz’ın kuşağının en önemli olaylarından birine – Gezi olaylarına bir atıf.

Kitap on öyküden oluşuyor. Kimi öykülerde hayat karşısındakine oyunlar oynuyor, kiminde tanımadığı hayatlar insanları değiştiriyor. Bazen insan, gerçek olduğunu düşündüğü bir şey yüzünden farkında olmadan korkuyla hayatını değiştiriyor. Bazen de hayatını başkalarının elinden kurtarıyor.

Deniz Poyraz öykülerinde sanatın, edebiyatın, düşünce hayatının ustalarına da selamlarını işlemeyi ihmal etmemiş. Doğrusu kurduğu öykü dünyasının nasıl genişleyeceğini merakla bekliyorum.

* 23 Ağustos 2018 tarihinde BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Sokaklardan satırlara…

 

 

Carroll’u Nasıl Bilirsiniz?

Bir çay partisi hayal edin. Bir evin bahçesinde, ağaç altında kurulmuş geniş bir masa. Bir tavşan, bir şapkacı ve bir fındık faresi masanın aynı kenarına sıkışmış. Meraklı bir kız çocuğu yaklaşsın masaya. Adı Alice olsun. Uyuduğu için fare ses çıkaramasın ama tavşan ve şapkacı “Yer yok! Yer yok!” diye bağırsın Alice’i görünce; Alice “Yer çok!” diye karşılık versin; küçük bir atışma başlasın, sonra şapkacı çıksın bir bilmece sorsun: “Neden kuzgun yazı masasına benzer?”

Alice Harikalar Diyarında isimli hikâyenin meşhur çay partisi bölümünü başlatan bu sahneyi ilk defa yazdığında, Lewis Carroll da bilmecenin cevabını bilmiyormuş. O kadar çok kişi ona bu bilmecenin cevabının olup olamayacağını sormuş ki o da sonrasında akıl yürütmüş bu konu üzerinde… Sonuçta; kesin bir cevap sayılmamakla birlikte Carroll’a gayet “mantıklı” gelen bir cevap ortaya çıkmış. Kelime oyunlarıyla süslü, birden çok anlama çekilebilen, kendi içinde mantıklı, olabildiğince absürt bir cevap…

Bilmeceye sonradan bulunan bu cevabın özellikleri hem Alice kitaplarının hem de Lewis Carroll’un yaşantısını özetler nitelikte; kelime oyunlarıyla süslü, mantık ve fantezi dolu, katman katman açılan, cevabının kesinliğinden asla emin olunamayan…

Lewis Carroll kimimizin çok sevdiği, kimimizin çok saçma bulduğu bir hikâyenin, Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı… Carroll birçok marifeti bir yaşama sığdıranlardan. Yazar, matematikçi, mantıkçı, papaz, aynı zamanda fotoğrafçı. Kelime oyunlarında usta, mantıkta ve fantezide çok yetenekli… Bu kadar yeteneği bir yaşama sığdırmış, ama bildiğimiz kadarıyla bir karaktere ve bir isme sığabilenlerden değil o. Hatta kimi eleştirmenler onun çift kişilikli olduğunu düşünüyor.

Gerçek adı Charles Lutwidge Dodgson. Biz onu daha çok Lewis Carroll adıyla tanıyoruz. Oysaki gerçek adıyla da yayımladığı 10’un üzerinde kitabı var.

Carroll; hakkında pek çok söylenti olan, rivayetlerinin ardı arkası kesilmeyen, 150 yılı aşkın süredir üzerinde konuştuğumuz, okuyup tartıştığımız, onu anlamak ve anlatmak için adına çeşitli enstitüler kurulan bir adam.

Bir İngiliz. Cheshire papazının oğlu. 1832 yılında, edebiyata ve yayıncılığa ilgisi olan, dergiler yayımlayan ve oyunlar sahneye koyan geniş bir ailede doğuyor. Matematik ve mantık ilgi alanına giriyor. Bulmacalar yaratmayı seviyor. Kroket oynamayı da…

Viktoryen dönemde yetişmiş biri Carroll. 11 yaşına kadar evde eğitim görüyor. Adeta inzivada. Bu dönemde değişik ve tuhaf kişiliği kendini ele vermeye başlıyor. Farklı icatlarla kendini oyalamasını, kendini ve ailesini şaşırtmasını başarıyor. Ailesine ait arşivlerde yazan, çok küçük yaşlarda okuduğu kitaplar karşımızda sıradan bir insan olmadığını bize kanıtlıyor. Carroll son derece zeki. Zaten hayatı boyunca çok da çalışmadan başarıyor.

Kekeme olduğu söyleniyor. Ancak Carroll burada da sanki iki kişiliğini birden sergiliyor. Çünkü söylentilere göre o, çocukların yanında son derece neşeli, konuşkan ve kendini rahatlıkla ifade edebilen biri; ancak yetişkinlerin yanında daha tutuk olduğu rivayet ediliyor.

Çok iyi şarkı söylediği, çok iyi hikâye anlattığı ve taklitte başarılı olduğu söylentileri de kekeme bir adama pek uygun düşmüyor.

Carroll oldukça kalabalık bir aileden geliyor. 11 kardeşler… Kendisi ailenin üçüncü çocuğu, en büyük oğlu…

12 yaşına geldiğinde iki sene Richmond School’a devam ediyor. Ardından dört sene boyunca Rugby School’a gidiyor, ancak burada başarılı ama mutsuz bir öğrencilik dönemi sürdürüyor. Ardından babasının eski okulu olan Christ Church, Oxford’a gidiyor.

Çocukken geçirdiği ateşli bir hastalık yüzünden bir kulağı duymuyor. 17 yaşında boğmaca geçiriyor ve ileriki yaşlarında göğüs hastalıklarından çekiyor. Ölümü de zatürre sebebiyle oluyor zaten 1898’de.

Carroll, akademik hayatında oldukça başarılı bir öğrenci. Çok donanımlı olması onu diğerlerinden ayırıyor ve dikkat çekici kılıyor. Matematik bölümünü onur öğrencisi olarak tamamlıyor. Ancak ciddi derecede dikkati dağınık biri…  Bununla mücadele ederken aldığı başarılar zekâsının ne kadar yüksek olduğunu bize bir kez daha gösteriyor.

1850’de girdiği Christ Church’ten mezun olduktan sonra, aynı okulda matematik derslerine girmeye başlıyor ve 26 yıl boyunca bu dersleri veriyor. Dodgson imzasıyla yayımladığı kitapları işte bu dönemlerde yazıyor.

Oxford’tan emekli olduktan sonra yani 49 yaşında kendini tamamen yazmaya veriyor. Yazı insanlığa sağlayacağı bir katkı onun için.

Tahmin edebileceğiniz üzere yazı hayatı okuma hayatı gibi küçük yaşlarında başlıyor. Kısa hikâyeler ve şiirler yazıyor. Aile dergileri ile başlayan yayımlama süreci başka dergilere de aktarılıyor. Alice’i yazmadan önce edebiyat çevrelerinde de kendini göstermeye başlıyor.

Kelime oyunlarında usta biri olduğunu söylemiştim. Hatta Lewis Carroll da gerçek isminden türettiği bir isim, bir oyun… Lewis Lutwidge isminin Latincesi Ludovicus’un İngilizceleştirilmiş hali… Carroll ise Carolus’a benziyor; Charles ismi bu kökenden geliyor.

Din ve felsefeye meraklı bir adam. Britanya Psişik Araştırma Derneğinin de kurucusu. Politik, dini ve kişisel konularda tutucu tavırlar sergiliyor.

Müzik ve sanata tutkulu. Uzun yürüyüşlere çıkıyor. İngiltere içinde gezilere ve tiyatrolara gidiyor. Sanatı o kadar yakından takip ediyor ki 1850’lerde yeni bir sanat şekli olarak ortaya çıkan fotoğrafa ilgi duyuyor.

O tarihten sonra iyi fotoğraflar çekiyor, kendinden iyi bir fotoğrafçı olarak söz ettirmesini başarıyor. Tabii, fotoğrafları da spekülasyonlar yaratıyor. Küçük kızların yarı nü fotoğraflarını çektiği söyleniyor. Fotoğraf koleksiyonunun %60’ının kayıp olması bu konuda kesin bir cevaba ulaştıramıyor bizi. Ve Carroll, 24 sene fotoğraf çektikten sonra fotoğrafı bir anda bırakıyor.

Çocukların yaratıcı dünyası ve hayal gücü Carroll’u her zaman etkilemiş. Çocuklara anlatmayı, onlara bilmeceler yaratmayı, onlarla çeşitli oyunlar oynamayı sevmiş.

Alice ve Alice’in iki kız kardeşiyle tanışması ise hayatının önemli anlarından biri olarak günlüklerinde yer alıyor. Harikalar Diyarını dolaşan Alice gerçek bir karakter. Carroll’un matematik öğretmenliği yaptığı kolejin müdürünün kızı Alice Liddell…

Alice ile arkadaşlıkları da Carroll’un hayatının gizemli parçalarından biri. “Carroll pedofili mi?” sorusunun cevabı da bir spekülasyondan ötesi değil. Alice’in annesinin sonraki yıllarda görüşmelerini yasaklaması ve Carroll’un günlüklerinde ilgili sayfaların yırtılmış olması tüm geçmişi bir muamma olarak bırakıyor.

Carroll’un farklı hikâyeleri olmasına, hatta en son iki ciltlik bir roman yazmasına rağmen Alice’in devamı niteliğindeki Aynadan İçeri dâhil hiçbir eseri Alice Harikalar Diyarında gibi bir başarıya ulaşmıyor.

Başta da söylediğim gibi bu hikâye kelime oyunları, mantık ve fantezinin iç içe geçmişliği, yeraltı ve yerüstü, akıl ve delilik, gerçek ve düş kavramlarının bir saçmalık zemininde birbirine karışmasıyla dünyada nice nesilleri etkiledi. Alt metinleri bir sürü kapıyı araladı, birçok sanat alanına ve sanatçıya ilham oldu. 19.yyda psikanaliz ortaya çıktıktan sonra hikâyenin masumiyeti de çok tartışıldı.

Bugünden baktığımızda Carroll bu dünyaya kıymetli bir eser ve birçok soru işareti bıraktı. Bu soruların kiminin cevabını bulabileceğiz, kimileri için sadece fikir yürüteceğiz. Yeter ki düşünmekten ve cevapları aramaktan hiç vazgeçmeyelim.

Fotoğraf: lewiscarroll.org

Üç Dönemin Paramparça Hayatları*

Melike İlgün’ün dördüncü romanı Paramparça, Alfa Kitap etiketiyle geçen nisan ayında yayımlandı. Aşktan yola çıkarak liderleri, tarihte iz bırakmış karakterleri günümüze taşıyan, geçmişteki hikâyelere ve dönemlere kadınların yüreğinden bakmamızı sağlayan İlgün bu kitabında Nâzım’ın yaşamını anlatacak bir kitap projesini yürüten editör Zeynep’in, Nâzım’ın aşklarına tanık olurken kendi hayatının sorularına cevap bulma sürecini anlatıyor. Zeynep babasızlığının acısını yüreğinde taşırken hem babasının onu terk etmesinin öfkesini diğer terk edişlerde yeniden yaşıyor hem de içinde uyanan, yeni farkına vardığı duygularıyla baş etmeye çalışıyor. Proje ilerledikçe Zeynep’in sorularının cevapları için kapılar aralanıyor. Ve Zeynep, kendi çocukluğuna dair izleri bulurken Türkiye’nin önemli bir dönemine de tanıklık ediyor.

İlgün, kitabının eksenine yine aşkı oturtmuş. Bu aşk kimi zaman sevgiliye duyulan aşk oluyor, kimi zaman da bir babaya… Zeynep’in başında olduğu proje her ne kadar Nâzım’ın hayatına dair olsa da Zeynep bir insanın yaşamının, aşklarından arındırıldığında hep eksik kalacağının düşüncesiyle Nâzım’ın aşklarının da izini sürüyor.

Mavi Gözlü Dev

Piraye, Münevver, Vera ve Galina… Nâzım’ın hayatına bazen onunla bazen onsuz bazen de ona rağmen eşlik etmiş, göğüs germiş kadınlar… Minnacık devler… Başlarına gelecekleri seze seze içlerindeki aşkın peşinden gitmiş, yol gözlemiş, bir şairin ününün ve siyasi yaşamının gölgesinde hep ‘biri’nin karısı veya sevgilisi olmuş kadınlar… O kadınlar olmasaydı Nâzım, Nâzım olmayacaktı; o kadınlara duyulan aşk olmasaydı, Nâzım’ın, aşkı o kadar güzel anlatan dize ve satırları olmayacaktı belki de.

Bir de Nâzım’a Mavi Gözlü Dev şiirini yazdıran Nüzhet var… Nüzhet olmasaydı belki de Nâzım aşklarında yalnızca bir âşık olacaktı…

Kadın olmak

İlgün kitabında kadınların hikâyelerine yer vermiş ağırlıkla. Roman boyunca Piraye, Münevver, Vera ve Galina’nın yanında Zeynep, Zehra, Güleser ve Ahsen’in de hikâyelerine şahit oluyoruz. Günümüzün evli ve çocuklu, çalışan kadınını okurken tek başına yaşayanların arayışlarına, tek başına kadın olmanın zorluklarına, erkek egolarının gölgesinde verilen yaşam mücadelesine tanık oluyoruz.

Bugüne eleştirel bakış

Yazarlık ve eğitmenliğinin yanında televizyon geçmişiyle de tanıdığımız Melike İlgün, romanında yayınevinde çalışan bir editörün gözünden yayıncılık ve edebiyat dünyasına eleştirel bir bakış sunarken, Zeynep’in gazeteci ve televizyoncu arkadaşı Zehra aracılığıyla medyanın durumunu da gözler önüne seriyor.

Türkiye’nin yakın tarihi

Romanın en etkileyici sahneleri Türkiye’nin yakın tarihinin zeminine döşenen kurgusal kısımda yer alıyor. Ancak bu bölümden fazla bahsetmek kurguya dair fazla ipucu vererek kitabın büyüsünü kaçırabilir. Bu nedenle şu kadarını söyleyebilirim ki duyduklarınızı veya bildiklerinizi hatırlayacak, bilmiyorsanız bu zamanları daha detaylı araştırma ihtiyacı çekeceksiniz.

‘Bu Kitabın Yol Arkadaşları’

Kitabın sonunda ‘Bu Kitabın Yol Arkadaşları” başlığıyla bir çalma listesi yer alıyor. Melike İlgün bu parçalar eşliğinde yazmış olmalı romanını… Doğrusu, kitabı bitirdikten sonra bu acıklı listeden en çok Adalet Vezirov’un hüzünlü kemençesini yakıştırdım romana.

* Bu yazı BirGün Kitap Eki’nin 198. sayısında yayımlanmıştır. (13.07.2018)

https://www.birgun.net/haber-detay/uc-donemin-paramparca-hayatlari-223072.html

Mavi Eşekler’in Yolculuğu*

Hakan Bayhan’ın dördüncü çocuk kitabı Mavi Eşekler Adası,Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Kitaplarında yolculuk temaları üzerinden ilerleyen yazar, farklılıklarımızın bizi zenginleştirdiğini, bunlara rağmen birlikte yaşayabileceğimizi anlatmaya devam ediyor. Hakan Bayhan ile foto muhabirliğinden yazarlığa uzanan serüvenini, çocuklar için yarattığı kahramanlarını, düzenlediği masal atölyelerini ve son kitabını konuştuk. 

Dördüncü kitabınızı yayımladınız.  Çocuklar için yazmaya nasıl başladınız?

Çocukluğum kalabalık bir aile ortamında geçti. Doğduğum coğrafyada kış çetin geçerdi. Kış geceleri biz çocuklar için eğlence demekti. O zamanlar sadece radyo vardı. Bir de yaşlı kadınların bize anlattığı masallar… Bin Bir Gece Masalları’ndan fırlamış bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan devler… Anlatırken aslında döktükleri gözyaşlarını kendileri için döken masal anlatıcı kadınlar… Böyle bir çocukluktan gelip gazeteciliğe foto muhabiri olarak başladım. Daha sonra yazı işlerinde, işin mutfağı tabir edilen yerde çalıştım. Ardından bulunduğum gazetelerde kültür sanat alanında çalıştım. Radikal Gazetesi’nin kitap ekinin görsel yönetmenliğini yaparken bir yandan da edebiyatı okumaktan öteye götürüp yazmaya, yazdıklarımı kenara atmaya, hikâyeler biriktirmeye başladım. Ancak gün yüzüne çıkarmayı hiç düşünmedim. Sonraları kızım dünyaya gelince bir kırılma yaşadım. Kızımla beraber gözlemlerim daha da arttı, farklılaştı diyebilirim. Gece o yatarken uydurduğum masallara verdiği tepkileri görünce diğer çocukların da bunları okuması gerektiğini düşündüm. Hatta o dönemde, bir roman üzerinde çalışıyordum. Ancak bir gün ani bir kararla romanı bilgisayardan silip çocuklara için yazmaya karar verdim.

Bu süreçte çocuklar tarafından en çok sevilen kahramanınız hangisi oldu? Neden?

Nedeni aslında çok basit, çocuklar genellikle kendilerine değen, bağ kurabildikleri, özdeşleşebildikleri kahramanları daha çok seviyorlar. Kendilerini o kahramanın yerine koyup masalın içine giriyorlar ve bu andan itibaren onlar için asıl macera başlıyor. Küçük Salyangoz Pişinga masalında en çok Pişinga karakterini sevdiler. Uçmaya, gezmeye, yeni yerler görmeye meraklı Pişinga’da kendi özlem ve isteklerini buldular galiba. Bir de ilk iki kitaptaki Kerem var. Onu da pek sevdiler. Kerem gibi maceraya atılmak, olmayanı oldurmak, sırt çantasını alıp yola çıkmak çocuklar için önemli bir duygu olsa gerek.

Mavi Eşekler Adası’nda özgür, adil, mutlu bir toplum umudu var. Farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabileceğimiz düşüncesi…  Mavi Eşekler Adası fikri nasıl doğdu ve gelişti?

Evet farklıyız… Sen de, ben de farklıyız. Ancak bundan korkmamalıyız. Öte yandan kutuplaşmanın, ötekileştirmenin ve nefret söyleminin tavan yaptığı bu süreçte, çocukların bundan etkilenmemesi mümkün değil. Yolda, sokakta, okulda, TV’lerde ve hayatın her alanında neredeyse hep bu ayrıştırıcı, ötekileştirici dile maruz kalıyorlar, kalıyoruz. Sevmekten korkmamalarını; sevginin, paylaşmanın bizleri çoğaltacağını, özgür olurlarsa kendileri olacaklarını, adil olurlarsa mutlu, huzurlu olacaklarını sadece Mavi Eşekler Adası’nda değil, yazdığım tüm masallarda göstermek istiyorum. Farklılığımıza rağmen birlikte yaşamanın zenginlik olduğu, farklı renklerin, dillerin ve dinlerin hayat devam ettiği sürece hep var olacağı gerçeğinden yola çıkıyorum.

Yolculuk teması her kitabınızda var. Bu zemini seçmenizin özellikli sebebi nedir?

Çok klasik olacak belki ama hayat bir yolculuk değil mi? Çocukluğumda yolculuklardan hep korkardım. Bu korku kaybetmek korkusuydu galiba. Var olanı elinden yitirme, kayıp gitmesi korkusu. Büyüdükçe yolculuğun kaybetmek değil, aksine bulmak, keşfetmek olduğunu idrak edince keyif almaya başladım. Bir anlamda çocukluğumdaki kendim ile yüzleştim. Gitmek, gidip görmek, kendinden farklı olan ile karşılaşmak onu tanımak sevmek. Zorluklarla mücadele etmek, birey olmak, kendi başına karar vermek. Bunlar hele ki çocuklara daha ilginç geliyor.

Yeni nesil neler okuyor?

Teknolojinin erişilebilir olmasıyla beraber internet hayatın her alanına girdi. Çocuklar iyiyi kötüyü seçiyorlar. Hoşlanmadığı şeyi, kendine değmeyen kitabı okumuyor mesela. Neden Harry Potter rağbet görüyor? Çünkü içinde bilim var, gizem var, aksiyon var ve daha pek çok bileşen var. İçinde kendilerine ilginç gelen, sıcak hikâyesinde kendilerini buldukları her kitaba ilgi gösteriyorlar diye düşünüyorum.

Biz yetişkinlerin çocuklardan öğrenmesi gereken şeyler nedir?

Çocuklar biz yetişkinlerden daha yalın, daha yalansız ve doğrular. Onlar neyin iyi, neyin kötü olduğunun farkındalar ve bunu da tüm saflıklarıyla ifade etmede bir sakınca görmüyorlar. Çocuk deyip geçmemeli, “Anlamazlar” dememeliyiz. Onların algılama kapasiteleri biz yetişkinlerin çok üzerinde. O yüzden hangi yaştalarsa ona göre davranmanın doğruluğuna inanıyorum. Bir de bir laf vardır: Çocuğun seviyesine inmek. Bu bana çok itici geliyor. Ne seviyesi? Onların algıları bizden bin kat daha açık ve berrak. Duygu dünyaları, düşünme biçimleri ve hayalleri farklı. Yetişkinlerin göremediği birçok ayrıntıyı onlar ilk bakışta görüyorlar. Ben de elimden geldiğince dinlemekten ve onları yargılamadan onlardan bir şey öğrenebilir miyim diye gözlemliyorum.

Yaptığınız masal atölyelerinden bahsedelim biraz da…

Çocuklarla bir şey yapmak, onlarla vakit geçirmek benim açımdan hele hele ki yolun daha başında olan bir yazar olarak çok kıymetli bir durum. Çocuklarla masal atölyesi yapıyorum. Siz de yazar olabilirsiniz diye. Önce çocuklar kendilerini tanıtıyorlar. Bu, çocukların birbirini tanımalarına vesile oluyor. Nelerden hoşlanırlar, neler ilgilerini çeker, bunları anlatıyorlar. Daha sonra onlara bir önerme veriyorum. Ve çocuklar kendi masallarını yazıyorlar. Daha sonra her çocuk kendi yazdığı masalı sırasıyla okuyor. Öyle güçlü, öyle sıkı masallar çıkıyor ki. İşte o zaman umudum yeniden yeşeriyor. Evet, diyorum kendi kendime, geliyorlar. Geleceğin yazarları olarak geliyorlar!

Mavi Eşekler Adası’ndan sonra sırada ne var?

Şu sıralar iki çalışma içerisindeyim. İlki 4-6 yaş okul öncesi çocukların ilgisini çekebilecek bir üçleme masal. Arkadaşı olmayan küçük bir kız çocuğu ile bulutun hikâyesi… Diğeri de Osman Hamdi Bey ile ilgili bir masal. Ressam, müzeci, arkeolog ve sanat eğitmeni Osman Hamdi Bey’in tarihimizde önemli bir figür olduğunu düşünüyorum. Sadece Kaplumbağa Terbiyecisi eseriyle tanınıyor. Daha birçok eseri var. Hayatını arkeolojiye, sanata adamış bir insanın çocuklar tarafından bilinmesini istiyorum.

* 21 Haziran 2018’de BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Bir Oyun, Bir Kasaba; Pek Çok Hikâye, Pek Çok Yara*

Uzun bir aradan sonra yayımladığı yeni romanı Son 11’de Ferhat Uludere hikâyesini küme düşmüş bir takımın son maçına çıkacağı soyunma odasından kuruyor. Tüm yaşanmışlıklar, tüm başarılar ve tüm hatalarla gelinen bu son ve hatta skorun etkilemeyeceği sonuç, oyunu durdurmuyor. Taraftarın öfkesi Capsalgine kokulu odanın gerginliğini git gide arttırırken soyunma odasından çıkan hikâyeler bizi bir kasabanın yaşantısından insanlık hallerimize, hayal kırıklıklarımıza, aşklara, babasız büyümüş bir çocuğun yaşadıklarına, saflığın ve masumiyetin kötülük ve çıkarcı niyetlerle kirletilmeye çalışıldığı zamanlara götürüyor. Kasabanın sarhoşluğuysa tabii ki devam ediyor.

Ferhat Uludere’nin anlattığı öyküler hayal kırıklığı ve hüznü tattırdığı kadar kasaba insanlarının saflığıyla yüreğimize dokunup ince esprileriyle yüzümüzü gülümsetirken Trakya kasabalarından ve futbol penceresinden bir bakışla önemli bir döneme tanıklık ediyor.

Ferhat Uludere ile Doğan Kitap’tan yayımlanan son romanı Son 11’i, futbolu, edebiyatı, doksanları ve hayatı konuştuk.

Metalaşmış, metalaştırılmış bir futbol izliyoruz. Belki de bir bölümümüz futbola tutkuyla bağlıyken bir bölümümüzün futbolu topun peşinden koşan 22 adam olarak görmesi bundan… Romanınızda futbolu metalaşmaktan çıkarıp onun ruhuna indiğinizi görüyoruz. Futbol sizin için ne ifade ediyor?

Kitapta da belirttiğim ve herkesin bildiği üzere futbol hiçbir zaman masum bir oyun olmadı. Bu kadar ilgi gören ve insanları bir araya toplayan herhangi bir olgunun manipüle edilmemesi elbette olanaksız.

Futbol benim için bir çocukluk hastalığı, insanları bir araya getiren, içinde insana dair birçok hikâye barındıran bir oyun, hatta kitapta da dediğim gibi “güçsüzün güçlüyü yenebildiği tek oyun”.

Yazınımızın futboldan beslendiğini söylemek pek mümkün değil.

“Son 11”i bir futbol romanı olarak düşünürsek tüm kitaba haksızlık yapmış olabiliriz. Futbol kitabın birleştirici unsuru… Tıpkı hayatta da olduğu gibi… Anlattığım insanları bir araya getiren meşin yuvarlak, ama ben o topun kaleye girmesini değil, o topun etrafında bir kasabanın öyküsünü anlatıyorum. Her yaştan ve her sınıftan karakterlerle yapıyorum bunu. Asıl beslendiğim yer ise kasaba, kasabalılık, kasabayı terk etmek ve edememek gibi duygular.

Futbolu veya futbolun unsurlarını konu edinen veya kullanan eserler oldukça az. Bu kadar görünür bir olguya bu kadar mesafeli durulmasının sebebi sizce nedir?

Futbol ve edebiyat ilişkisi Türkiye’de her zaman sorunluydu. Doksanların başında futbol ile ilgilenmek ve futbol hakkında konuşmak lümpen bir davranış olarak kabul ediliyordu. Edebiyat ve sanattan zevk alıyorsan futboldan hazzetmemen gerekiyordu. Bu yüzden de futbol entelektüellerin yatak odası sırlarından biriydi. Hakkında çok az insan yazıp çiziyor ve çok az insan alenen futbol sevdiğini söylüyordu. Bu da eli kalem tutan insanları futboldan uzaklaştırdı.

Bu süreç ne zaman değişti?

2002 yılında… Güney Kore ve Japonya’nın düzenlediği 2002 Dünya Kupası bir milat oldu bizim için. Kupaya Türkiye’nin katılması ve üçüncü olmasıyla birlikte futbol ve entelektüel arasındaki ilişki boyut değiştirdi. Okur – yazar takımı futbol izlediğini, hatta spor gazeteleri okuduğunu, hatta hatta toplanıp maçlara gittiğini gizlemez oldu. Yayınevleri de bu ilgiye kayıtsız kalmadı. Futbol dizileri oluşturuldu, çeviriler hızlandı ve futbol entelektüel bir hadise haline geldi. Edebiyat ve futbol ilişkisi ise hala çok kuvvetli değil. Çok az örnek var ne yazık ki…

Son 11 doksanlara dair bir dönem romanı aynı zamanda. Daha çok pop müziğin patladığı dönem olarak anılır doksanlar. Bir yandan da heavy metalin ülkede filizlendiği dönem olduğunu söylemek mümkün. Yazdıklarınızda müziği duymaya alışkın okurlarınız için neredeyse müzikten arındırılmış bir tablo sunuyorsunuz bu kez.

Doksanlar benim için hızar gürültüsü sertliğinde bir heavy metaldir. Ama Tazı Vedat’ın İstanbul yolculuğu dışında müziği kitabın hiçbir alanında kullanmadım. Çünkü kasabayı müzik ya da bir müzik grubu etrafında değil, futbol ekseninde bir araya getiriyordum ve müzikten ziyade tezahürat kullanmak istedim. Ama önceki kitaplarımda Nick Cave’den Cohen’e, AC/DC’den Slayer’a kadar birçok müzisyenin sayfalar arasına sıkıştığını görmek mümkün.

Git gide yalnızlaştığımız dünyada ‘bir şeyin’ taraftarı olmak bir nevi yaşama tutunma sebebi. Yaşattığı topluluk deneyimi ile bir aidiyeti ve kendi kültürünü yaratıyor. Taraftar ve taraf olmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsan “taraf” olmadan var olamıyor. Hangi yılda yaşarsa yaşasın bir gruba, topluluğa, bir kente ya da kasabaya aidiyet hissetmek zorunda. 12 Eylül sonrası bu taraf olma duygusu, sistemli bir şekilde manipüle edildi. Turgut Özal futbolla önemli yatırımlar yaptı ve taraf olma ihtiyacını karşılamak için taraftarlar yarattı. Önceki yıllardaki politik kuşaklar içine kapanırken gençler futbol takımlarının etrafında bir araya gelmeme başladı. Ve elbette daha kolay kontrol altında tutulan kişiler oldular. Hâlâ da öyledir. Tabii birkaç istisna yok değil.

Romanınızda “baba” figürleri değişiyor. Güven veren babalar, başaramamış babalar, olmayan babalar… Baba ve oğul ilişkisi üzerine sık sık düşünüyoruz romanda. Bir erkeğin hayatında babanın rolü nedir ve ne olmalıdır sizce?

Bir baba gözetiminde büyümedim. Babamı erken yaşta kaybetmiş değilim, ama babam ölmeden bir sene öncesine kadar bir baba oğul ilişkimiz yoktu. Ben doğdum babam Almanya’daydı. Babam ev almıştı, annem tek başına taşınmak zorunda kaldı o eve, ben anneme sık sık adresi babama verip vermediğini soruyordum. Gelirse bizi bulamaz diye korkuyordum. Ben büyürken babam 1001 Fıçı Bira’ydı. Ben uyurken gelir, uyanmadan da birahaneye giderdi. Lise ve üniversite çağında farklı çatışmalar yaşadık. Tam ortak zevklerimiz konuşacak konularımız olmaya başladı babam kalbine yenik düştü. Sizin sorunuzun cevabını ben de kitap boyunca aradım. Bir erkeğin hayatında babanın yerini gerçekten bilmiyorum. Kitapta Sami’nin dediği gibi babalar hata yapacak çocuklar da o hataları düzeltecek.

Lüleburgazlısınız… Trakya insanını anlatırken anlatının içinde mizah ve ironinin olmayacağını düşünmek mümkün değil. Son 11’de de tüm hayal kırıklığı ve karanlığa rağmen sık sık gülümserken buluyoruz kendimizi. Popüler kültürün dayattığı “Trakyalı” imajından uzak; bir dil ve bir bakış açısı, bir yaşayış tarzı var. Edebiyatımızda bu yerel unsurlara ne kadar sahip çıktığımızı düşünüyorsunuz?

Popüler kültürün yarattığı tüm Trakyalı karakterler karikatür olmaktan öteye geçmiyor. Gerçek Trakyalının edebiyat, sinema ve tiyatroda yeterince temsili yok. Bu olmayınca da ortaya “Karadenizli Temel” gibi aslı astarı olmayan mizahi tipler çıkıyor. Halbuki her zaman söylüyorum yine söyleyeyim. Trakyalı yazarlar, sanatçılar, yönetmenler, oyuncular ve müzisyenler olarak bir araya gelip bu temsil meselesi üzerine ciddi ölçüde kafa yormalıyız. Eğer bunu biz yapmazsak yakın zamanda gösterime giren Oflu Hoca gibi fıkradan türemiş yapımlar ortak hafızamızda yeni bir Trakyalı algısı kazıyacak. Ve şimdi olduğu gibi bunları alkışlamaya devam edeceğiz.

Son 11’de doğrusal bir zaman kurgusu yok. Bir bulmacanın parçalarını tamamlar gibi ana hikâyeye ulaşıyoruz. Bunu tercih etmiş olmanız edebiyata da bir oyun gözüyle bakmanız olarak yorumlanabilir mi?

Futbolun bir oyun olduğu kadar edebiyat da bir oyundur. Yalnız başına başlar ve bittikten sonra taraftara ulaşır. Son 11’de farklı bir zaman kurgusu düşündüm. Kitap başladıktan 10 dakika sonra bitecekti ve öylede oldu. Kitap soyunma odasında sahaya çıkmak için yapılan hazırlıkla başlıyor ve takımın sahaya çıkmasıyla bitiyor. Ama bu 10 dakikaya kasabanın neredeyse 30 yıllık bir zamanını sığdırmaya çalıştım. Normal bir zaman akışında hikâyenin heyecanı ve aksiyonu şimdiki zamanda gerçekleşir, ben şimdiki zamanı kısa tutarak hikâyenin tamamı da geçmiş zamana taşımak istedim. Alışılagelmiş kurguları bozmak hoşuma gidiyor. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba ve Don Quijote’nin Üçüncü Cildi’nde de benzer çalışmalar yapmıştım.

Son olarak, romanınızı –konuştuğumuz önyargılar doğrultusunda- sadece bir “futbol takımının hikâyesi” olarak tanımlamanın son derece yetersiz kalacağını düşünmekteyim.  Bir yandan da Son 11 ile birlikte futbola uzak birçok kişinin futbola bakışının değişeceğini, birtakım önyargıların kırılacağını söylemek sanırım yanlış bir tahmin olmaz. Son 11’in sizin edebiyat yolculuğunuzda sizin için nerede durduğunu öğrenebilir miyiz?

Son 11 bugünkü berbat futbol iklimimiz içinde futbolun gerçekten ne olduğunu insanlara hatırlatırsa çok mutlu olurum. Belki insanların futbola bakışı değişir sahadakinin savaş değil oyun olduğuna kani olurlar.

* 19 Nisan 2018’de BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.