Kitap ile Sohbet İzmir’de…

Geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. Yasemin Sungur’un kurguladığı Kitap ile Sohbet grubunu uzun bir süredir, uzaktan takip ediyorum.

Kitap ile Sohbet, İstanbul’da 10. sezonunda ve bu yıl sevgili Yasemin Sungur ile İzmir için planlarımızı yaptık ve nihayet 5 Ekim’de Kitap ile Sohbet İzmir’e geliyor. Böylelikle Martı Kitap Kulübü’nün ülke çapında büyümesi için ilk adım atılıyor. Dahası, bunu izleyen dönemde Ankara’da ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde de sıklıkla Kitap ile Sohbet gruplarına rastlamak mümkün olacak.

Kitap ile Sohbet İzmir lideri olarak bu çalışmayı İzmir’de yürütecek olmaktan keyif duyuyorum.

 

 

Rahatsız Edici Bir Öykü*

Hikâyelerin anlatılması ve sonrakilere aktarılması önemlidir. Ancak insan geçmişe dönüp baktığında güzel olan şeyleri hatırlamaya daha çok eğilim gösterir. Acıların izini üstünde taşısa da yok saymayı bazen de olan biteni bilinçaltının derinliklerine itmeyi tercih eder. İşte böyle zamanlarda edebiyat imdada yetişir ve yazarının kurduğu dünyada, iyiyi ve kötüyü harmanlayarak bizlere anlatır. Anlatılanların gerçek olmasına gerek yoktur, ancak gerçekmiş gibi bir etki bekleriz okuduğumuzdan.

Margaret Atwood, Doğan Kitap’tan yeniden basılan Damızlık Kızın Öyküsü’nde bizleri tam da böyle bir gerçeklik etkisiyle yarattığı karanlık bir dünyaya götürüyor. Bu dünya en kısa tanımıyla rahatsız edici… Rahatsız Edenin Gerçekliği

Margaret Atwood, The New York Times’ta yayımlanan makalesinde kitabın yazım aşamasındaki kendi gerçeklik arayışından bahsetmiş. Tarihte yaşanmamış herhangi bir olaya ya da keşfedilmemiş herhangi bir teknolojiye yer vermeme kuralını kendine koymuş ve tarihin farklı zamanlardaki tanıklıklarını birleştirerek Gilead rejimini ortaya çıkarmış.

Görev ve Kuralların Dünyası

Yazar, yaşanan savaşta komutanların yönetimi ele geçirmesiyle birlikte akşamdan sabaha artık İncil kurallarına göre yönetilen bir ülke ile karşı karşıya bırakıyor bizi. Öyle ki, sınıflara ayrılmış toplumda kadınların hesaplarına, çocuklarına ve hayatlarına el koyuluyor; doğurganlık çağında olanlar nüfusta çevre koşullarına bağlı oluşan azalmanın önüne geçmek için, çocuk doğurmaları amacıyla komutanlara tahsis ediliyor. Sınırlar içinde verilen seçme hakları, ölümler arasından ölüm beğenmenin bir başka söyleme şekli sanki. Bu seçme hakkının zaman zaman özgür hissettirmesiyse bir şeyin yokluğunda ortaya çıkan en ufak bir varlık belirtisinin baştan çıkarıcı olmasının bir göstergesi… Görevler ve kurallarla belirlenmiş bu dünyada, güç ellerindeymiş gibi görünse de erkeklerin durumu da pek parlak değil. Nihayetinde duygu ve hazları yasaklanmış bir dünyada kadın veya erkek olmak değil; insan olmak, insan kalmak zor.

Sıra Dışının Sıradanmış Gibi Anlatımı

Kahramanımızın adı Fredinki… Aitlik anlamındaki –ki ekiyle oluşturulmuş bir isim bu. Yani Fred’e ait olan… Bu, anlatılan dönem için oldukça sıradan bir durum.

“Sıradan olan, … , alıştığınız şeydir. Bu size şimdi sıradan görünmeyebilir, ama bir süre sonra sıradan görünecektir, sıradan olacaktır.”

Fredinki, gerçek adını öğrenemesek de June olduğunu düşündüğümüz kahramanımız, bize tam da bu sıradanlığın kabul edilişini gösterir şekilde anlatıyor hikâyesini. Olanı olduğu gibi, bir kamera edasıyla aktarıyor. İletişimin son derece kısıtlandığı bir durumda, nesnelerle kurduğu ilişkiyi, duygularını, düşlerini ve geçmişini bir filmin sahnelerini takip eder gibi okuyoruz. İşin içine “Sevgili Sen” diyerek okuru kattığındaysa anlatılan bu hikâyenin, tüm çaresizliklerine rağmen umuda da bir yolculuk olduğunu anlıyoruz.

Başka Bir Yaşama Dair Anılar

June, söz konusu rejimin öncesine ve sonrasına tanıklık etmiş bir kadın. Bu açıdan bakıldığında yeni gelen nesle göre durumu farklı, değişikliklere alışması daha zor. Ondan sonrakiler için işin daha kolay olacağını görüyor, ancak bunu belirtirken sunduğu gerekçe bir hançer gibi, “Çünkü anıları olmayacak, başka bir yaşama dair.”

Bu vardığı noktada kendi geçmişiyle de hesaplaşmalar yaşayan June, gerçekleşenlerin nasıl olabilir hale geldiğine de bir kapı aralıyor.

“Çok kısa sürmüş fikrimizi değiştirmemiz, bu tür şeyler hakkında.”

Üstopya

Margaret Atwood, yazdıklarını ütopya ve distopyanın iç içe geçmesinden yola çıkarak oluşturduğu “üstopya” kavramıyla tanımlıyor. Oluşturduğu tüm bu karanlık ortamda, bu bilgilerin bize nasıl ulaştığı sorusu bile okuyucuya bir umut kapısı aralıyor aslında. Kitabın içine yerleştirdiği, anlamı okudukça çözülen bir cümle, anlatının sonu ve kitabın sonu ise o umuda verilen anahtarlar niteliğinde.

Geçmişi anlatırken iyileri anlatmayı istemek gibi geleceği düşlerken de iyiden yana hayallerimiz. Umalım ki tarihin sahnesinden satırlara dökülmüş olanlar sadece bir öykü olarak kalsın, sadece bir öykü olarak zihinlerimize kazınsın. Çünkü; “sadece bir öyküyse, daha az korkutucu olur.”

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ
Margaret Atwood
Çev. Sevinç Altınçekiç – Özcan Kabakçıoğlu
Doğan Kitap, 2017

* Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde BirGün Kitap Eki’nde yayımlanmıştır.

Gitmek, Dönmek, Kalmak Arasında*

İlk kitaplar yazarı için de okuru için de bir heyecan barındırır kendinde. Yazar yazın serüveninde yeni bir yola girmiştir artık. Bu bir öykü dosyasıysa, o güne kadar parça parça yazılmış öyküler toplanmış, onlardan bir bütün elde edilmiştir. Dilin yolculuğu okurun gözlerinin önüne serilmiştir. Okur yeni bir yazarla tanışmak üzeredir. O güne kadar belki azar azar okumuştur edebiyat dergilerinde yazarın kaleminden öyküleri. Ancak eline aldığı kitap yazarın dünyasının anahtarı gibidir. Bugüne kadar etrafında dolaştığı dünya şimdi sayfaların arasından süzülerek anlaşılmak için karşısındadır.

Onur Akbudak, öykülerini toplu kitap çalışmalarında ve çeşitli edebiyat dergilerinde okuduğumuz bir yazar. Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan Kasabada Yeni Bir Şey Yok ise onun ilk öykü kitabı. Kasabanın ve kasaba insanının durağan hayatını, yalnızlığını, sıkışmışlığını ve mutsuzluğunu anlattığı öykülerinde kasabanın sıkıntılı penceresinden doğaya, çocukluğa, arkadaşlıklara, çalışma hayatına ve çocukluğunun geçtiği 80’lerden günümüze bir perde aralıyor.

Yirmi öyküden oluşan kitapta önce kasabayı izliyoruz, yalnızlık bir göz gibi dolaşıyor kasabanın sokaklarında ve evlerinde. Onur Akbudak kitabın ilk öykülerinde insanın insanla kurduğu ilişkiden çok insanın doğayla, hayvanlarla, bitkilerle kurduğu ilişkileri ortaya çıkarıyor. Diğer yandan Tostçu Alparslan, Çiçekçi Hasan, Remzi Bey üzerinden kimliklerimizle şekillendirdiğimiz ilişkilerimizin insanda ve doğada eşitlenen haline bakıyoruz.

80’lerin başlarında doğan ve dönemin baskıcı ortamını gözlemleyen yazar, politik duruşunu, topluma karşı sorumluluğunu o günlerden bugünlere taşıyor, esnaftan öğretmenlere toplumun karşılaştığı sorunlara bir ayna tutuyor, “sahip olduğu toprağın değerini hepimizden çok bilen çiçekler”e güzellemeler yaparken onlarla insan insana bir arada yaşadığımız parkları da unutmuyor.

Öykülerde ilerledikçe yalnızlık yavaş yavaş insan içine karışıyor. Ne var ki ikili yalnızlıklar da sıkıntıyı hafifletmiyor. “Kasabanın yalnızlığına hala büyümeyerek karşı koymaya çalışan arkadaşlardan” söz ederken çocukluğun teklifsiz kalabalığına duyulan özlem büyüdükçe doğaya sığınıyor belki de.

Öyle ki Akbudak, süper kahramanların dünyasında Çim Adam’dan bir anti-kahraman yaratıyor ve aşkın peşine düşüyor. “…insan bulduğunu sandığı anda düşer asıl yanılgıya… Anladığını sandığında kapatırsın bilincini.”

Onur Akbudak’ın Oğuz Atay’a olan düşkünlüğünü biliyorum. Bir öyküsünde ustaya selam vermeden geçmemiş, Sadık Hidayet, Henry Miller, Dostoyevski, Çehov, Sait Faik, Nabokov, Borges, Gonçarov’u da satırlarına eklemiş.

Kasabada Yeni Bir Şey Yok, yalın diliyle kasabanın “zor ve içi boş” hayatında gitmek, dönmek ve kalmak arasında dolaşan öykülerden oluşuyor.

“Bu dünyada yaşamak istemiyordum. Yaşanacak başka bir gezegen bulsam, hiç düşünmeden, “Evet, ben de geliyorum!” derdim. Yoktu. Üstelik yetmezmiş gibi bir de bu kasabanın sokaklarında sıkışıp kalmıştım. Oturduğum dere kıyısından hareket edemeyecek kadar bitkindim, ait hissetmiyordum kendimi buraya. Cesaretsizdim ve korkağın tekiydim. Dünyanın ne ışıklar içindeki şehirleri ne de doğayla iç içe köyleri umurumdaydı. Sahi, ben neden bu kasabadaydım?”

Evet, kasabada pek bir şey değişmiyor; gitmek, kalmak ya da varmak, insan değişmediği sürece hiçbir şeyi dönüştürmüyor. Kim bilir belki de kitaba ismini veren öyküde dendiği gibi yolda olmaktır en iyisi…

Kasabada Yeni Bir Şey Yok / Onur Akbudak / Yitik Ülke Yayınları / 120 s.

*Bu yazı BirGün Kitap Eki‘nin Mayıs 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Pati Öyküleri Yayımlandı…

Edebiyatist ve Haçiko Derneği iş birliğiyle geliri sokak hayvanlarına bağışlanacak bir sosyal sorumluluk projesi “Pati Öyküleri”, 3 – 11 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen Haydarpaşa Kitap Fuarında okuyucularla buluştu.

Seçkide emeği geçen değerli dostlar ile birlikte emek vermekten keyif aldım.

Aşağıda, seçkide emeği geçenleri bulabilirsiniz.

Leyla Tün
Kapak: Devrim Kunter
Alper KAYA
Ayşegül Kocabıçak
Barış Çağrı GENÇ
Beril Erbil
Berna Durmaz Mehmetoğlu
Caner Almaz
Caner Turan
Çağdaş Turan
Doğan ATEŞ
Emel ASLAN
Emrah Ateş
Fatma Burçak
Hakan Bıçakcı
Hasan Cüneyt Bozkurt
Hatice Dökmen
Lal HİTAY
Melek Ertan
Mert KOZACIOĞLU
Murat S. Dural
Nihan YILDIRIM
Önder GÖKSAL
Özge ÖZKAN
Ramazan ÇİNKO
Seher KOCAKAYA
Semrin Şahin
Serkan Murat Kırıkcı
Serpil KAYA
Sevda GEDİK
Suzan Bilgen Ozgun
Ülkü Burhan
Volkan Hacıoğlu

Kafka’dan Yana Kafka’ya Karşı – Günther Anders

Günther Anders’ın İthaki Yayınları’ndan çıkan Kafka’dan Yana Kafka’ya Karşı adlı kitabı hakkında Edebiyat Haber’de yayımlanan yazıma linkten ulaşabilirsiniz.

Çıkmaz Sokaktaki Çaresizin Duası

“Çağının olumsuzlukları üzerinde kafa yormuş Anders, iyimserliğe tepeden bakmasına, ilerlemeye ve umuda inancı olmamasına rağmen umutluymuşçasına devam etmeyi bilmiş. Gördüklerini yazmaktan ve ileri görüşlülüğü ile dünyayı uyarmaktan vazgeçmemiş.”

 

Bir Yeniçeri Masalı – Hamit Çağlar Özdağ

Hamit Çağlar Özdağ’ın İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabı Bir Yeniçeri Masalı hakkında Gazete Duvar’da yayımlanan yazıma linkten ulaşabilirsiniz.

Viyana Yollarında Bir Hatun Yeniçeri

“Özdağ, eril dilin kadına hâkim olduğu metinler içinden kendini ayırmayı başarıyor, üstelik erkekler arasında büyümüş bir kadına biçilmiş bu dili hınzır bir mizahla yumuşatıyor.”

 

Ferhat Uludere ile “Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak” İzmir’deydi…

Yazı Çizi Çeki Atölyesi olarak edebiyat atölyelerimizin ilkini 17-18 Aralık’ta sevgili Ferhat Uludere ile İzmir’de gerçekleştirdik. “Aristoteles’ten Borges’e Bir Öykü Yazmak” adındaki atölyemizde eserler ve örnekler üzerinden yazının matematiği üzerine konuştuk, çeşitli yazma alıştırmaları yaptık.

Katılımcılarımız arasında yazan kişiler olduğu kadar yazıya hiç bu açıdan bakmamış kişiler de vardı. Aynı zamanda iyi bir okur olma yönünde de önemli bir adım olduğunu düşündüğümüz bu atölyede aldığımız geribildirimler bizi çok mutlu etti.

Hepimiz her gün hikayeler anlatıyoruz. Ferhat, hayata geçirdiği öykü atölyeleri ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi‘ndeki deneyimlerini, bilgi birikimi ve gündelik hayatla harmanlayarak İzmir’in soğuğunda ve gündemin yoğunluğunda çok keyifli iki gün yaşattı bize…

Atölyemizin bir diğer konuğu da Aydın’dan gelip bizi yalnız bırakmayan Onur Akbudak idi. Onur’u çeşitli edebiyat dergilerinden ve çok yazarlı öykü kitaplarından tanıyorsunuz. İlk öykü kitabının önümüzdeki aylarda yayımlanacağının güzel haberini de bu vesileyle vermiş olayım…

img_4133

Arzu Şimşek: Malzemeden İlham Alıyorum…

Arzu Şimşek sanatçı ve iş kadını olmak için çıktığı yolda emin adımlarla ilerlerken Alsancak’taki atölyesinde kostümler dikiyor, kuklalar yapıyor. Enerjik, kendisiyle barışık, özgür bir ruh ve işine aşık bir kadın. Kendisiyle atölyesindeki kuklaların, şapkaların ve kostümlerin arasında, bankacılıktan sanatçı kimliğine, işini kurma aşamalarından İzmir’de kadın olmaya ve hayallerimize uzanan keyifli bir sohbet ettik.

arzu-simsek

Şu an karşımda yaratıcılığıyla sınır tanımayacağını bildiğim biri oturuyor. Ancak bankacılıkla başlamış iş hayatın… Nasıl oldu bu yanılsama?

Rahmetli babam beni küçüklüğümden beri “ressam kızım” diye severdi aslında. Ancak anne ve babanın gelecek kaygısı oluyor. Güzel Sanatlar Fakültesinde aç kalırım diye oraya göndermeyip Ticaret Lisesine gönderdiler beni. Ben de ikinci bir mesleğim olur diye kabul ettim.

İkinci meslek olmak için zor bir bölüm olsa gerek…

Benimle bankanın, muhasebenin ne alakası var. (Gülüyor) Eğlenceli bir lise hayatım oldu, gerisi de çok umurumda değil doğrusu. Derslerde güler, yakalanırdım. Çok tatlı bir hocamız vardı. Beni kaldırır ne anlattığını sorardı. Ben de “Bilmiyorum Hocam, çalışmadım” derdim. Ne bildiğimi sorardı. “Faturayı biliyorum” derdim. “Onu anlat o zaman” derdi; anlatırdım. Her seferinde böyle olurdu. “İyi bari sana bir konuyu öğretmişiz” diyordu.

Nasıl mezun oldun peki?

Lise sondayım, baktım ki mezun olamayacağım. Hocama mezun olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Ya teşekkür ya takdir almam gerektiğini söyledi. Pek tabii, mezun olacağıma hiç inanmadı. Bir hesap yaptım, teşekkür almam yetiyordu. Çalıştım, teşekkürü kaptım. Bir hafta sonra diplomamı almaya gittim, vermiyorlar. Eksik kredi vermişler bana. Takdir almam gerekiyormuş. Üniversitenin ilk basamağını kazanmış olsaydın yaz okulunda tamamlardın, dediler. Kazandım, dedim. O ince kağıttan geldi mi eve, dediler. O kadar bihaberim ki okuldan, kimse üniversiteyi kazanmış olabileceğime inanmıyor! O yaz mezun oldum.

Güzel Sanatları neden yeniden denemedin?

Güzel Sanatlara gitmek için yeniden babamla konuştuk. İstemedi. Okumuyorum o zaman, dedim. Şimdiki aklım olsa Güzel Sanatlarda diretirdim ve okurdum.

Tekstil hayatın nasıl başladı?

Babam beni bankacı yapmak istediği için bir bankada staj yapmaya başladım. Banka beni işe almak istedi, istemedim. Bir turizm şirketine santral elemanı olarak girdim. Birkaç ay çalıştıktan sonra beni finans bölümüne aldılar. Finans istemiyorum, beni illa finansçı yapacaklar. Oradan çıkıp Tekstil Araştırma Geliştirme Vakfı’nın kalıpçılık kursuna burslu olarak katıldım. Stilistlik kursunu bitirdim. Vakıf aracılığıyla bir iş bulup çalışmaya başladım.

Ancak tekstil firmalarında devam etmedin…

İhracat firmalarında yardımcı kalıpçılık ve kalıpçılık yaptım. En son firmamda artık koleksiyon hazırlıyordum. Stilistlik yapıyorum ama mutsuzum. Trendlere bağlı kalman, o yılın modasını, rengini düşünmen, firmanın isteklerini yerine getirmen gerekiyor. Maliyetler işin içine girince kumaş seçeneğin sınırlanıyor. Koleksiyonunu beğendirmek gerekiyor. Hayal gücünü baltalayan birçok şey var. Beni mutsuz edenin bunlara bağlı olarak üretim yapmak olduğunu o zaman anlamamıştım.

Seni mutlu ve mutsuz edenin ayırdına nasıl vardın?

Evlenmiştim. Hamile olduğumu öğrenince işe bir süre ara verdim. Oğlum üç yaşına gelene kadar çalışmadım. Ama evde hiç boş durmadım. Takılar yapıp satıyordum. Özgürce üretmeyi seviyordum. Bir gün oğluma televizyonda çizgi film ararken Derya Baykal’ın anonsunu gördüm. Örgü, takı ve saç aksesuarı dallarında yapılacak bir yarışma anonsu… Katılmayı düşünüp sonrasında unuttum. Bir hafta sonra yine oğluma çizgi film ararken aynı yerde aynı anonsu gördüm. Burada ilahi bir mesaj olduğunu hep düşünürüm. Sana bir şey olacaksa oluyor işte.

Derya Baykal’ın programı hayatının dönüm noktalarından biri… Nasıl gelişti bu süreç?

Aklıma bir fikir geldi. Alüminyum şofben borusundan bir saç aksesuarı yapmaya karar verdim. Eşimi arayıp bana bir metre şofben borusu almasını istedim, bir şey yapacağım! Akşam boruyu ayarladım ve kafama taktım. Eşime nasıl olduğunu sordum. Ne olduğunu sordu ama nasıl olduğu soruma çok da tatmin edici bir yanıt vermedi. Ben de yaptığım şeyi mutfakta tabakların arasına fırlattım attım. Birkaç hafta sonra annem geldi ve tabakların arasında bulduğu şey karşısında “Aaa Arzu, çok güzel bir şey bu… Ne bu?” dedi. Çok güzel ama bu ne? İstediğim tepki buydu işte. O akşam sabaha kadar çalıştım. Meğer o hafta katılım için son haftaymış. Derya Baykal’ın eline ulaşan son kolilerden benim saç aksesuarım çıkmış… Televizyonda tesadüfen yarışma birincisi olduğumu öğrendiğimde sevincimden ağladım. Benim saç aksesuarım elden ele geziyordu, çok heyecanlıydım, Türkiye genelinde bini aşkın ürün arasından benimki seçilmişti. O benim hayatımın dönüm noktası oldu. Sonrasında televizyon programları ve röportajlar geldi.

Atölyenin kurulumu nasıl oldu?

Yarışmadan kazandığım parayla makinelerimi aldım. Lohusalıktan çıkmış, özgüvenim düşükken ve çocuk büyütürken bu olay beni depresyonumdan kurtardı, tam anlamıyla kendime getirdi. Atölyem de evimde kurulmuş oldu.

Peki, takılar ve saç aksesuarları tasarlarken iş nasıl kostüm tasarlamaya dönüştü?

Oğlum üç yaşında okula başladı. Okul sahibinin yaptıklarımdan haberi oldu, kostümcüsüyle sorun yaşıyormuş, okulun kostümlerini bana yaptırdı. Yapmaya başlayınca yapmak istediğim asıl işi buldum. Çünkü benim hayal gücüm masalsıdır, fantastiktir. Sınırlamaya gelemem. Kostümdeyse sınırsız malzeme kullanabilirim. Beni kısıtlayan hiçbir şey yok! Yılsonu gösterisinde kostümler çok beğenilince üç okula daha iş yapmaya başladım. Oradan da iş büyüdü.

Sanayi Odasının projesinin işini büyütmene katkısı nasıl oldu?

İş büyüyünce evden çıkmam ve bir atölye kurmam gerekti. Profesyonel bakıp ihracat yapabileceğimi düşündüm. Makinalarım, düzenim her şeyim tamdı. Şirketleşmek için yani profesyonel adım için girişimci kadınlara yönelik proje iyi bir adım oldu, bana farklı şeyler kattı. Bunun yanında bir bankanın kadın girişimcilere yönelik bir eğitimi vardı. Kadına gerçekten bir şey katan harika bir eğitimdi o. İnsan kaynakları ve yönetim derslerine kadar birçok ders aldık.

Kadın girişimcilere yönelik destekler ve krediler hakkında ne düşünüyorsun?

İşimi büyütmek için nakde ihtiyaç duyduğum zamanlarda birçok desteği araştırdım. Sanırım art niyetli kişilerden kaynaklı fazla bir kısıtlama var bu konularda. Kendinin ve eşinin sosyal güvencesi olmazsa, şahsına kayıtlı malın mülkün olmazsa, sadece senin değil kocanın da olmazsa verilebilen krediler vardı. Karnını doyuramayan insan iş kurmaya cesaret edemez ki… Diğer seçeneklerde de paran ve işleyen düzenin varsa krediyi almak mantıklı oluyordu. Çünkü geriye ödediğin zaman düzenli ödeme yapman lazım. Eğer para akışında sıkıntı varsa bu krediler iyi değil. Kurumların oturmuş düzene sundukları destekler daha mantıklı gelmişti bana. Sıçrama noktasındaki desteğimi bu şekilde almadım ben… Sadece kendime ve işime güvenerek başladım.

Bu kurumlardan destek kredisi almadığına göre en çok merak edilen şey “nasıl başardığın” olacaktır sanıyorum.

Dükkanı tuttuğumda cebimde üç aylık elektrik ve kirayı karşılayacak param vardı. Yani sıfır sermaye! Cebimdeki bu parayla gidip babamla konuştum, ne yapayım diye… Babam bu parayı kaybedersem üzülüp üzülmeyeceğimi sordu. Bu iş için kaybedersem üzülmeyecektim. O zaman deneyip görmemi söyledi bana. En kötü ihtimalle denedim olmadı dersin, keşke deneseydim demek ömründe seni yiyecek en kötü şey olur, dedi. Başaracağıma inandığını ekledi. O konuşmadan sonra kimseye kulak asmadan dükkanı tuttum, adımlarımı attım.

Kostümlerini tasarlarken nelerden ilham alıyorsun? Bir tasarımı nasıl ortaya çıkarıyorsun?

Bana bunu hep soruyorlar ama doğrusu ben kafamın nasıl işlediğini bilmiyorum. Benden bir şey yapmamı istiyorlar, nasıl yapacağımı o an bilmiyorum ama yapacağımı biliyorum. Malzemelerin başına geçip nasıl yapacağımı düşünüyorum. Benden istenen şeyi elimdeki malzemelerle nasıl sorunsuz vücuda giydireceğimi düşünüyorum. Sanıyorum ben malzemeden ilham alıyorum.

Ödüllü birçok tasarımın var. En ilginç malzemelerle yaptıklarını düşünürsen hangileri aklına geliyor?

En iyi tasarım ödülünü alan saç aksesuarımı sütyenden yapmıştım. Yumuşatıcı kutusundan puf, kümes telinden saç aksesuarı ve takı yapmıştım. İşi ilk kurduğumda karton alacak param yoktu. Süt kutularını açıp yıkayıp onları karton olarak kullanıyordum. Onlardan envaiçeşit başlık yaptım mesela. Hırdavatçıya gidip hangi malzemeden ne yapabileceğimi düşünürüm. Kimse de ben malzemeyi söyleyene kadar onun neden yapıldığını anlamaz.

Müşterilerin sana güveniyorlar tabii ki; ancak ne çıkacağını ya da nasıl çıkacağını bilmemek onları tedirgin etmiyor mu?

Siz ne istiyorsanız yapabilirim, diyorum. Kağıda dökemiyorum bunu. Karşı taraftaki için çok da inandırıcılığı olmuyor belki. Ben çözüm odaklıyımdır. Mutlaka bir proje çıkar. Müşterilerim nasıl yapacağımı, neye para verdiklerini soruyorlar. Önce başına geçeyim de güzel bir şey çıkacak ama nasıl çıkacak ben de bilmiyorum, diyorum. Benim bu samimiyetim insanlara güven veriyor galiba.

Seni derneklerde ve sivil toplum kuruluşlarında da görüyoruz. Çalışmalarından bahseder misin biraz?

Dernekçiliği çok seviyorum. Göz önünde olmak, başkan olmak, yönetimde olmak gibi bir hırsım yok. Halen başkanı olduğum ancak fes etme aşamasında olduğumuz bir derneğimiz var: İzmirli Girişimci Kadınlar Derneği. Zamanında güzel işler, kampanyalar ve projeler ürettik. Dernek bir ekip işidir. Birtakım sorunlar sebebiyle biz bu işi iyi yürütemedik sonrasında. Dernek bana insan tanıma ve yönetim anlamında inanılmaz tecrübe kattı. Dernek sayesinde mahkemeye bile çıktım. İyi ki de olmuşum içinde.

İzmir’de kadın olmayı nasıl değerlendiriyorsun?

İzmir’de kadın olmak çok güzel… Kadınlar istediği gibi yaşayabiliyorlar. İzmir özgür bir şehir… yönetimsel sıkıntılar her zaman olabilir. Ancak başka bir yerde yaşamak istemezdim. İzmirli olmak ve İzmir’de yaşamaktan çok mutluyum. İzmir’de kendinin farkında olan kadın profili var. Güçlü ya da güçlü durmak isteyen kadınlar var. Bu bazen kadın hesaplaşmalarını doğuruyor sanıyorum. Çünkü kadında bir özgüven var ve öne çıkma isteği var. Tabii, özgüveni tam, bir şeyler başarmış, bir şeyler halletmiş kendiyle olan kavgasını halletmiş kadınlar da var.

İş dünyası açısından İzmir’i değerlendirmeni istesem…

İş anlamında İzmir çok zor bir şehir… Bir çalıştayda ünlü bir iş adamı şöyle demişti: İzmir’de ticaret yapıyorsanız ve bunu bir şekilde de olsa yapabiliyorsanız siz başarılısınız ve siz dünyanın her yerinde ticaret yapabilirsiniz. İzmir insanı zordur, keyfine düşkün, kaliteyi çok sever, kaliteyi ucuza değil bedavaya almak ister, demişti. Hakikaten böyle…

Kendi işini kurmak isteyen kadınlara ne önerirsin?

İşi bilmek, gece gündüz çalışmak, kendine inanmak… Sonrası bir şekilde çözülüyor.

Bundan sonraki planların ve hayallerin nasıl?

Ben işi daha çok sanatsal boyutuyla yapmak, deneyimlerimi paylaşmak, atölyeler vermek, işi öğretmek, istiyorum. Tutkuyla yaptığım işi yapıyorum çünkü. Ticaret boyutu yoruyor insanı. Yaratıcı kısmım tükensin istemiyorum. Tamamen bu işin keyfini çıkaracağım bir aşamaya geleyim; festivaller düzenleyeyim, kortejler düzenleyeyim, kuklalarım yürüsün istiyorum.

Bu işe başlarken hem sanatçı hem iş kadını olma düşüncem vardı. Ben sanatçı kısmıyla ilgileniyorum artık daha çok. Beni heyecanlandıran taraf o… Yan masada bir tiyatrocu olsun, bu tarafta bir yazar olsun, oturalım sohbet edelim. Hayat bir şekilde dönüyor işte, biz keyfini sürelim. Bizi besleyen de bu duygu. Birlikte konuştuğumuzda bir şeyler üretme isteği ortaya çıkıyor. Bu ortamı oluşturmalıyız İzmir’de. Bizim gibi insanlar olmalı. İzmir’de bu ortam oluşmalı…

* Bu Söyleşi İzmir Life Dergisi Temmuz 2016 sayısında yayımlanmıştır.

Yazı Çizi Çeki Atölyesi’nde Atölye ve Söyleşiler Başladı

Haziran ayının sonunda Yazı Çizi Çeki Atölyesi olarak eğitim, atölye ve söyleşilerimize başladık.

İlk eğitimimizi pazarlama iletişimcisi, eğitmen, yazar ve Harbi Yiyorum‘un yaratıcısı Salih Seçkin Sevinç ile birlikte düzenledik. İlki Mayıs 2016’da İstanbul’da düzenlenmiş olan Yeme-İçme Sektörüne Yönelik Doğru Sosyal Medya Kullanımı Eğitimi’ni bu kez İzmir’de sektör profesyonellerine verdik.

sosyal-medya-egitim-haziran-2016

Salih’in 2009 yılından bu yana aktif olarak yazmakta olduğu Harbi Yiyorum isimli blog, bugün benim de yazarları arasında bulunduğum, geniş kitlelere ulaşan bir yeme-içme kültürü sitesi haline geldi. Salih, buradaki deneyimlerini dijital dünyadaki bilgisiyle harmanlayarak keyifli bir eğitime imza attı.

Eğitim sonrasında İzmir Yakın Kitabevi’nde bir söyleşi planlamıştık. Böylece yazan, yazmayı önemseyen, yazmak isteyen kişilerle bir araya gelme fırsatımız oldu. Yazma serüvenlerimizden, yazının hayatımızdaki yerinden bahsettik.

salih-seckin-sevinc-soylesi

Görüyorum ki herkes yazı ve yazın ile farklı bir bağlantı kuruyor. Hepsinin temelinde ise samimiyet yatıyor. Başkasıyla olandan ziyade kendimize olan samimiyet…

Önümüzdeki dönemde de genel katılıma açık atölye ve seminerlerimiz olacak. Hem sevilen yazarlar bizimle olacaklar hem de çeşitli etkinlikler düzenleyeceğiz. Aynı zamanda kurumlara yönelik atölye çalışmalarımıza da başladık.

Bilgi ve iletişim için aşağıdaki mail adresinden bize ulaşabilirsiniz.

bilgi@yaziciziceki.com