Sokaklardan Satırlara…*

Sorsanız çok uzun diyebileceğim bir kitap ismiydi Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler… Ancak Deniz Poyraz’ın kitabı 2018’in başında yayımlandığında yeni çıkanlar arasında dikkatimi çeken, “beni oku” diyen kitaplar arasında yerini aldı – kim bilir belki de isminden çekmişti ilgimi…

Deniz Poyraz genç kuşak yazarlarımızdan. Mühendislik eğitimini yarıda bırakarak sanat tarihi okumayı seçmiş, ardından yayıncılık alanında yüksek lisansına başlamış, çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanan bir yazı işçisi.

Kurduğu öykü dünyasında da emekçi bakışından ödün vermemiş; ezilmiş, yer yer kaybetmiş, toplumun hem aşina olduğu hem de çok ilgilenmediği karakterleri zaman zaman sokaklardan satırlarına taşımış.

Karakterler genellikle yaşadıkları dünyaya alışma çabası içerisinde, zaman zaman içinde bulundukları durumlara yabancı hallerde çiziliyor öykülerde. Sıklıkla birbirine zıt dünyalar karşı karşıya geliyor. Bu zıtlık kimi zaman kültür farkı oluyor, kimi zaman elde bulunan fırsat farkı oluyor, kimi zamansa hayaller ve gerçeklerin farkı. Prensler ve tebaa, efendiler ve ayaktakımı hep karşı karşıya…

Hayatta kalma çabası içerisinde olan karakterler de çıkıyor karşımıza. Bunların da zaman zaman boyun eğerek zaman zaman isyan ederek kimi zaman da çabalayarak yaşama tutunduklarını görüyoruz.

Her karakter çok da masum değil. İnsanın ikiyüzlülüğü ve pisliğinin, yersiz egolarının yüzümüze çarptığı öyküler de var. Karakterler karşı karşıya kalınan o zıt dünyalarda zıtlıklarıyla ortaya çıkıyorlar.

Poyraz’ın dili diyaloglarda sokağın tınısını yansıtırken anlatımda kısa sürede yerine oturuyor. Birinci tekil, üçüncü tekil derken farklı ağızlardan öyküler okuyoruz. Kitabın altıncı öyküsü ‘Fındıkların Altında’ ile öykünün kuruluşu ve anlatımı konusunda öyküde bir kendini tekrar hissi uyandırsa da ardından gelen öykülerle bu hissi azaltmayı başarıyor. Biçim olarak farklılaşan tek cümlelik bir öyküsü de var.

Poyraz öykülerine mekân olarak geniş bir coğrafya seçmiş. Hikâyeler İstanbul’un sokaklarından Giresun’a, Şavşat’a, İzmir’den Diyarbakır ve Urfa’ya kadar pek çok yere uzanıyor. Zemine ise futbol ve sigarayı yerleştirmeyi atlamamış.

Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler’e gelince bu öykünün kitaba ismini vermesinin birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bir yandan küçük, inançlı, her şeye rağmen dürüst, ama ezilen ve kaybedenlerin dünyası var bu öyküde, bir yandan da Poyraz’ın kuşağının en önemli olaylarından birine – Gezi olaylarına bir atıf.

Kitap on öyküden oluşuyor. Kimi öykülerde hayat karşısındakine oyunlar oynuyor, kiminde tanımadığı hayatlar insanları değiştiriyor. Bazen insan, gerçek olduğunu düşündüğü bir şey yüzünden farkında olmadan korkuyla hayatını değiştiriyor. Bazen de hayatını başkalarının elinden kurtarıyor.

Deniz Poyraz öykülerinde sanatın, edebiyatın, düşünce hayatının ustalarına da selamlarını işlemeyi ihmal etmemiş. Doğrusu kurduğu öykü dünyasının nasıl genişleyeceğini merakla bekliyorum.

* 23 Ağustos 2018 tarihinde BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Sokaklardan satırlara…

 

 

Bulut Omak Vardı Dünyada, Güneşi Gezmek*

“yalnız çocuk kitapları okumak, / çocuklar gibi düşünmek, / büyümüş olan her şeyi kovmak, / derin acıdan silkinip kurtulmak. / ölesiye bıktım yaşamaktan, / bir şey beklemiyorum ondan, / ama seviyorum çıplak toprağı, / ondan başkasını tanımadığımdan.” – Osip Mandelstam

Gökyüzüne ayaklarından asılı, oturma yeri bembeyaz bir bulut olan kırmızı sandalyeye misafir olmuş; durduğu yerden kafasını kaldırıp gözlerini buluta dikmiş bir salyangoz kitabın kapağında beni bekliyor. Bir tuhaflık var gökyüzünde. İki ton mavi birbirinden net bir çizgiyle ayrılmış; ufuk çizgisi desen değil, renk geçişi desen değil…  Arkasını çeviriyorum kitabın: “Ve birden bulut, bir kurşun külçesi rengini ve ağırlığını aldı düşüp kaldı ahırın ortasına boğuk bir sesle. Adamcağız ahırın ortasında bulutun ve oğlunun arasında kalakaldı. Açtı ahırın kapısını boğulmamak için, ayın ışığı aralık kapıdan sokuldu içeri. Çocuk ancak görmüş geçirmiş bir adamda görülebilecek bir vakarla çıktı ahırdan. İçeriden bir urgan aldı, yerde yatan bulutun ölüsünü hayvan pisliklerini temizlemek için yapılan kanaldan sürüyüp çıkardı evin önüne.”

Belli ki bulutlar, sandalyeler ve salyangozlar kahramanlaşacak kitapta. Kapağa tersten baktığımda sandalye mavi zeminli mavi duvarlı bir odada duruyor sanki. Gökyüzünü ayıran çizginin tabanla duvarı ayıran çizgi olduğu anlaşılıyor şimdi. Bulut sandalyenin oturma yerinde hâlâ; belli ki gerçekle düş karışacak bu kitapta…

Salyangozlar, Sandalyeler, Bulutlar; 2012 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü alan Deniz Karanfil’in şiirsel bir dille kaleme aldığı bir ilk öykü kitabı… Kitap geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabın içindeki on dört öykü kısa olduğu kadar yoğun.

Başlangıcını yazımın başına aldığım, Osip Mandelstam’ın şiirinden bir alıntıyla başlıyor kitap.

“… çok uzak bir bahçede sallandım

tahtadan bir salıncakla,

hâlâ hatırlıyorum ılık bir sis içinden

o yüksek, kara ağaçları.”

Çocukluğun salıncağından…

Böylece daha ilk sayfadan çocukluğun salıncağından bakmaya başlıyoruz dünyaya. Bu başlangıç çocuklarla, çocuklukta bir yolculuğa hazırlıyor okuru. Çocuk gibi düşünmek, hayal kurmak, düşleyebilmek öykülerdeki kahramanların en çok yapmak istediği şey belki de. Ancak her şey o kadar kolay değil, hayaller çocukluğa sıkışmış, yetişkinlerin dünyasına taşınamamış.

Büyümüşlerin evreninde hayallere yer olmadığı için onlar ya saf çocuk geçmişlerine özlem duyuyorlar ya da özlem hissetmeyecek kadar onu unutmuşlar. Öyle ki hayata anlam yükleme çabasında sınıfta kalanlar var. “Öğrendim, hiç kaybetmezmiş anlamsızlık.”

Yalnızlık derin…

Öykülere derin bir yalnızlık duygusu hâkim. Kimi zaman bir köyün kimi zaman bir kasabanın kimi zaman da bir şehrin yalnız, köşede kalmış, kenara itilmiş insanları bu öykülerin kahramanları… Hayal güçlerini bastırdıkça sıradan, mutsuz, ailesine ve çevresine yabancı, öç alan, mutlu olmayı beceremeyen insanlara dönüşmüşler. Kimi zaman kaçmayı kimi zaman unutmayı kimi zaman yalnızlıklarını başka yüreklerle başka bedenlerde yatıştırmayı seçiyorlar. Şaşırmıyorlar, aldırmıyorlar, yaşamıyorlar, yaşayamıyorlar.

Kalabalık yalnızlıklar, kalabalığın içindeki yalnızlık…

Salyangozlar, sandalyeler ve bulutlar da yalnız bu kitapta. Yazarın yalnızlık tariflerinden biri “Gece Gece”öyküsünde:

“Dört direkle yükseltilmiş üzeri taze ağaç dalları, etrafı çullarla sarılmış bir barakanın ortasında çırılçıplak insanlar buldu. Neşeli, sarhoş ve şehvetliydiler. Birbirlerinin gövdesinde kıvrılışlarını, kaybolup dönüşlerini izledi. İçeri girdi bir köşeye geçip oturdu. Ne bir davet ne bir selam vardı, kalkıp çıkarmaya başladı üzerindekileri. Çırılçıplak olduğunda herkesi giyinmiş toparlanır buldu. Sonra teker teker çekip gittiler.”

Ölümün gerçekliği…

Ölüm öykülerde sık sık karşımıza çıkıyor. Cenazede, mezarda, ölmeden önce bırakılan bir mektupta ölüm ve yaşam ortaya konuluyor. Bu, insanın kendisiyle yüzleşme şansıyken görmezlikten gelinip bir kaçış da olabiliyor.

Çocuklara bahşedilen düşler…

Düşler çocuklara bahşedilir.

“Bulut olmak vardı dünyada; güneşi gezmek.”

Yetişkin olup düşlerde olmak pek de iyi karşılanmaz. Ancak çocuk için de yetişkin için de hayal gücü önemlidir; insanda nüvesini hissettirir. Bu nedenle “zamanın uçtuğu zamanlar”ı var kahramanların…

Salyangozlar, Sandalyeler, Bulutlar çocuk düşlerin umudunu taşımaktan ziyade, özgürlüğümüze, hayallerimize, kendimiz olmaya, içimize dönüp çoğalmaya dair büyük bir özlem barındırıyor içinde. Hayalleri yok sayanların, arzularını bastıranların, kendi kapanlarını yaratmışların dünyasında, özümüzü kaybetmemek için gereken gücü bulmamızı fısıldıyor bir yandan da…

SALYANGOZLAR, SANDALYELER, BULUTLAR

Deniz Karanfil

Can Yayınları, 2018

* 8 Şubat 2018’de BirGün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Kitap ile Sohbet İzmir’de…

Geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. Yasemin Sungur’un kurguladığı Kitap ile Sohbet grubunu uzun bir süredir, uzaktan takip ediyorum.

Kitap ile Sohbet, İstanbul’da 10. sezonunda ve bu yıl sevgili Yasemin Sungur ile İzmir için planlarımızı yaptık ve nihayet 5 Ekim’de Kitap ile Sohbet İzmir’e geliyor. Böylelikle Martı Kitap Kulübü’nün ülke çapında büyümesi için ilk adım atılıyor. Dahası, bunu izleyen dönemde Ankara’da ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde de sıklıkla Kitap ile Sohbet gruplarına rastlamak mümkün olacak.

Kitap ile Sohbet İzmir lideri olarak bu çalışmayı İzmir’de yürütecek olmaktan keyif duyuyorum.

 

 

Gitmek, Dönmek, Kalmak Arasında*

İlk kitaplar yazarı için de okuru için de bir heyecan barındırır kendinde. Yazar yazın serüveninde yeni bir yola girmiştir artık. Bu bir öykü dosyasıysa, o güne kadar parça parça yazılmış öyküler toplanmış, onlardan bir bütün elde edilmiştir. Dilin yolculuğu okurun gözlerinin önüne serilmiştir. Okur yeni bir yazarla tanışmak üzeredir. O güne kadar belki azar azar okumuştur edebiyat dergilerinde yazarın kaleminden öyküleri. Ancak eline aldığı kitap yazarın dünyasının anahtarı gibidir. Bugüne kadar etrafında dolaştığı dünya şimdi sayfaların arasından süzülerek anlaşılmak için karşısındadır.

Onur Akbudak, öykülerini toplu kitap çalışmalarında ve çeşitli edebiyat dergilerinde okuduğumuz bir yazar. Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan Kasabada Yeni Bir Şey Yok ise onun ilk öykü kitabı. Kasabanın ve kasaba insanının durağan hayatını, yalnızlığını, sıkışmışlığını ve mutsuzluğunu anlattığı öykülerinde kasabanın sıkıntılı penceresinden doğaya, çocukluğa, arkadaşlıklara, çalışma hayatına ve çocukluğunun geçtiği 80’lerden günümüze bir perde aralıyor.

Yirmi öyküden oluşan kitapta önce kasabayı izliyoruz, yalnızlık bir göz gibi dolaşıyor kasabanın sokaklarında ve evlerinde. Onur Akbudak kitabın ilk öykülerinde insanın insanla kurduğu ilişkiden çok insanın doğayla, hayvanlarla, bitkilerle kurduğu ilişkileri ortaya çıkarıyor. Diğer yandan Tostçu Alparslan, Çiçekçi Hasan, Remzi Bey üzerinden kimliklerimizle şekillendirdiğimiz ilişkilerimizin insanda ve doğada eşitlenen haline bakıyoruz.

80’lerin başlarında doğan ve dönemin baskıcı ortamını gözlemleyen yazar, politik duruşunu, topluma karşı sorumluluğunu o günlerden bugünlere taşıyor, esnaftan öğretmenlere toplumun karşılaştığı sorunlara bir ayna tutuyor, “sahip olduğu toprağın değerini hepimizden çok bilen çiçekler”e güzellemeler yaparken onlarla insan insana bir arada yaşadığımız parkları da unutmuyor.

Öykülerde ilerledikçe yalnızlık yavaş yavaş insan içine karışıyor. Ne var ki ikili yalnızlıklar da sıkıntıyı hafifletmiyor. “Kasabanın yalnızlığına hala büyümeyerek karşı koymaya çalışan arkadaşlardan” söz ederken çocukluğun teklifsiz kalabalığına duyulan özlem büyüdükçe doğaya sığınıyor belki de.

Öyle ki Akbudak, süper kahramanların dünyasında Çim Adam’dan bir anti-kahraman yaratıyor ve aşkın peşine düşüyor. “…insan bulduğunu sandığı anda düşer asıl yanılgıya… Anladığını sandığında kapatırsın bilincini.”

Onur Akbudak’ın Oğuz Atay’a olan düşkünlüğünü biliyorum. Bir öyküsünde ustaya selam vermeden geçmemiş, Sadık Hidayet, Henry Miller, Dostoyevski, Çehov, Sait Faik, Nabokov, Borges, Gonçarov’u da satırlarına eklemiş.

Kasabada Yeni Bir Şey Yok, yalın diliyle kasabanın “zor ve içi boş” hayatında gitmek, dönmek ve kalmak arasında dolaşan öykülerden oluşuyor.

“Bu dünyada yaşamak istemiyordum. Yaşanacak başka bir gezegen bulsam, hiç düşünmeden, “Evet, ben de geliyorum!” derdim. Yoktu. Üstelik yetmezmiş gibi bir de bu kasabanın sokaklarında sıkışıp kalmıştım. Oturduğum dere kıyısından hareket edemeyecek kadar bitkindim, ait hissetmiyordum kendimi buraya. Cesaretsizdim ve korkağın tekiydim. Dünyanın ne ışıklar içindeki şehirleri ne de doğayla iç içe köyleri umurumdaydı. Sahi, ben neden bu kasabadaydım?”

Evet, kasabada pek bir şey değişmiyor; gitmek, kalmak ya da varmak, insan değişmediği sürece hiçbir şeyi dönüştürmüyor. Kim bilir belki de kitaba ismini veren öyküde dendiği gibi yolda olmaktır en iyisi…

Kasabada Yeni Bir Şey Yok / Onur Akbudak / Yitik Ülke Yayınları / 120 s.

*Bu yazı BirGün Kitap Eki‘nin Mayıs 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Kafka’dan Yana Kafka’ya Karşı – Günther Anders

Günther Anders’ın İthaki Yayınları’ndan çıkan Kafka’dan Yana Kafka’ya Karşı adlı kitabı hakkında Edebiyat Haber’de yayımlanan yazıma linkten ulaşabilirsiniz.

Çıkmaz Sokaktaki Çaresizin Duası

“Çağının olumsuzlukları üzerinde kafa yormuş Anders, iyimserliğe tepeden bakmasına, ilerlemeye ve umuda inancı olmamasına rağmen umutluymuşçasına devam etmeyi bilmiş. Gördüklerini yazmaktan ve ileri görüşlülüğü ile dünyayı uyarmaktan vazgeçmemiş.”

 

Bir Yeniçeri Masalı – Hamit Çağlar Özdağ

Hamit Çağlar Özdağ’ın İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabı Bir Yeniçeri Masalı hakkında Gazete Duvar’da yayımlanan yazıma linkten ulaşabilirsiniz.

Viyana Yollarında Bir Hatun Yeniçeri

“Özdağ, eril dilin kadına hâkim olduğu metinler içinden kendini ayırmayı başarıyor, üstelik erkekler arasında büyümüş bir kadına biçilmiş bu dili hınzır bir mizahla yumuşatıyor.”