Hüzünlü ve Sıcak Bir Roman: Haw

kemal_varol_haw_kitap

Kemal Varol’un ikinci romanı Haw, 2014 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve Sabit Fikir’in seçkisinde 2014 yılının en iyi romanı olarak yer almıştı.

Haw, aşkı da içinde barındıran masalsı bir roman. İki köpeğin ağzından anlatılmasına rağmen anlatılanlar ve anlatanlar son derece sahici ve samimi. Kemal Varol’un yarattığı gerçek ve gerçekdışı dünyada, kullandığı dil dünyayı bir köpeğin bakış açısından görmemizi sağlıyor. Bu bakış açısı tarafsız olduğu kadar, herhangi bir karakteri ayaklarından başlayarak hayal ettirecek kadar da gerçek.

Roman boyunca Kuzeyliler ve Güneyliler savaşırken yazarın çok iyi bildiği bir coğrafyada dört ayak üstünde dolaşıyoruz. Kurmaca gibi görünmekle birlikte doksanlardan bu yana hepimizin bir köşesine bir şekilde dokunmuş bir yarayı bir köpeğin gözünden insanca sorgulama fırsatını buluyoruz böylece.

Köpeğin etrafındakileri anlamlandırma çabası bizi özümüze dönüp yaşadığımız hayatları ve etrafımızdaki savaşı bir kez daha düşünmeye çağırıyor. Bu çaba, haklıyı haksızı ortadan kaldıran savaşın, hakikatin veya çözümün ne olduğuna bakmaksızın devam ettiğini ve bir yandan da devam edenin hayatlarımız olduğunu anlatıyor bize. Sloganlarımızı, öfkemizi, saldırdıklarımızı yeniden tartmaya davet ediyor. Savaşla çatışan gündelik hayat ise insanlığımızı ve zaaflarımızı bir kez daha hatırlatıyor. Savaşın hayatla karşı karşıya ve iç içe olduğunu sayfalar arasında sıklıkla görüyoruz.

Karakterler doyurucu biçimde çizilmiş. Varol’un gözlemlerini kalemiyle birleştirmesi çok naif ve insanın içine dokunur tasvirler yaratmış. “Günler tüylerimizin arasından birer ikişer geçiyordu.” derken tatlı tatlı akan zaman; “Öylesine çok kasmış ki kendini dedem, sırtındaki bir avuç tüy lap diye yere dökülmüş.” derken bahsedilen üzüntü; çok derinimizde bir yere dokunmayı başarıyor. Romanın atmosferi içinde dillendirilememiş bir aşkın anlatımı da içimizi titretiyor. “Üç kelime çıksa ağzımızdan dördüncüsünde birbirine dolanacaktı dillerimiz. Ama o ilk kelimeye muhtaçtık.”

Savaşın insanı, hayvanı, doğayı, her şeyi ve hepimizi etkilediğini okudukça daha da net görüyoruz. Yaşamanın kıymetini, iyiliklerle ve aşkla dolu bir dünyanın güzelliğini duyumsarken, aşkın ve sevginin fedakarlığının ne kadar güzel ve ne kadar zor olabileceğini anlıyoruz.

Ön yargılarımızın yıkılabilmesi, vicdanlarımızın yerini tekrar anlayabilmemiz ve belleklerimizi temizlememiz için bir fırsat sunuyor Kemal Varol bizlere. Çünkü belki de “Savaşın en kötüsü belleklerde yer edenidir.” diyor kitabın bir yerinde.

Kitabın sonlarına doğru anlatı uzuyor. Varol bunu savaşın bitmek bilmeyen, uzadıkça uzayan zamanını anlatmak için yapmış olmalı ki kahramanlarına ‘Güzel anlatıyor da lafı çok uzatıyor’ dedirtiyor.

Akıcı dili, masalsı atmosferi ve kurgusu ile Haw, barışı en çok telaffuz ettiğimiz şu günlerde, tarihi bir açıklama sunmamakla birlikte, yaşananları ve neden-sonuç ilişkilerini merak etmemiz için güzel bir kapı aralıyor bizlere.

Haw – Kemal Varol
İletişim Yayınları, 2014

Ercan Kesal ile ‘Nasipse Adayız’ ve Hayat Üzerine…

“İleri Gitmek Çoğu Zaman Geriye Dönmekten Daha Kolaydır!”

ercan_kesal_1

Kırılıp dökülüyor, her geçen gün bir eksilip bir çoğalıyoruz. Gitmeye çalıştığımız yolda, bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Ardımızda bir şeyler bırakarak ölümsüzlüğümüzü ararken yaşamla baş etmeye çalışıyoruz.

“Geçen gün ömürdendir…” diyor yazar kitabında…

Ömrümüz geçiyor; birçok insana dokunuyor, bir sürü olayın içinde roller ediniyoruz kendimize. Bıraktığımız izlerden payımıza düşeni alıyoruz biz de… Kimi bu izlerin farkına bile varmıyor, kimi bu izlerde kendini tanıyor, kimi de bunlardan yepyeni hikayeler yaratıp başkalarına dokunuyor.

Ercan Kesal hikayesi çok olan bir yazar. İnsanlık hallerimizi, duygularımızı çok yakından biliyor. Tahmin ediyorum ki onu okuduğunuzda hayata ve kendinize daha farklı bakacak, tanıma fırsatı bulursanız da o kalemin ardındaki duyarlı ve alçakgönüllü insanı hemen fark edeceksiniz.

Bugüne kadar hayattan, insandan, derin bir entelektüel birikimden ve farkındalıktan beslenen kaleminden üç kitap ve birçok dergi yazısı okuduk. Her okumamızdan sonra da yeni okumalar yapmak için bize açtığı kapıları fark ettik.

Ercan Kesal son romanı “Nasipse Adayız” ile Aralık başında İzmir Yakın Kitabevi’ne konuk olmuştu. Orada kendisiyle tanışma fırsatı buldum. Doktorluğu, edebiyatı ve sinemayı hayatına o kadar güzel yerleştirmiş ki, hayatı onlar olmuş. Kendisiyle yoğun programının arasında son romanından politikaya, hayattan sinemaya, edebiyata ve doktorluğa uzanan kısa bir söyleşi yaptık.

ercan_kesal

Nasipse Adayız’da bir belediye başkan aday adayı Dr. Kemal Güner’in adaylık sürecinde yaşadıklarını, partilerdeki durumu mizahi bir dilden okuyoruz. Kemal Güner hiç beklemediği bir zamanda kendini içinde bulduğu dünyanın çarklarına kendini kaptırıyor ve durmak istese de duramadan kaçınılmaz sona doğru ilerliyor. Bazen hayat yön veremediğimiz şekilde mi ilerliyor, yoksa içimizde hep o yönsüzlüğe gitmeye istekli başka biri mi var?

Bu kitapta insan denen canlının doğumundan ölümüne kadar, yaşadığı her an içinde duyumsadığı “varoluşsal sıkıntı” ve “ben kimim, niye bu dünyada varım?” sorularına aradığı cevabı bulabileceği yolculuklardan birini anlatmaya çalıştım. Bu yolculuğun adı politika yolculuğudur… İnsan nefsinin en iyi sınandığı alanlardan biri olan politik mücadele ve nihayetindeki iktidar, erk, güç, kuvvet gibi kavramlar, tam da bu soruların cevaplarıyla yüzleşilebilecek yerler olarak görünmüştür bana. Hikayenin öznesi Dr. Kemal de, içinde yer aldığı sosyal ortamın tüm karmaşıklığıyla birlikte,‘kafasında yıllardır taşıdığı büyük ideal ve amaçlar için aslında hiç de yeterli ve uygun birisi olmadığını anlamış, ama bunu itiraf ederek, çıktığı yoldan geri dönecek güce de sahip olmadığından kendisini bekleyen mutlak sona çaresizce razı olmuştur.’ Niye böyle yapmak zorunda kalmıştır. Bence, ileri gitmek çoğu zaman, geriye dönmekten daha kolaydır da ondan!

Giren herkes bu oyuna dahil oluyorsa, sorumlu biraz da biziz demektir. Bir dönem siyaseti deneyimlemiş biri olarak Nasipse Adayız’da da önümüze serdiğiniz sorunların çözülmesi nasıl mümkün olabilir? Yoksa düzelmeyecek bir yalana mı inanıyoruz?

Kahramanımız Kemal Güner, çıktığı “adaylık yolculuğu”nun sonunda, “her insanın kendi içinde, hep bir şiddet, kıskançlık ve aklının önüne geçen, bitmek bilmez bir hırs taşıdığı” gerçeğiyle de yüzleşme fırsatı bulur. Yaşadığı kırılma ve hesaplaşma, belki bundan sonrası için ona, yeni ve daha dürüst bir hayat fırsatı sunacaktır. Böyle bakarsanız onun için ‘hayırlı olmuş’ bile diyebilirsiniz. Ama, ‘siyaset pratiği hep böyle mi devam edecek?’ derseniz, galiba evet, böyle devam edecek. İnsanoğlu ne yazık ki, bu oyunun yerine daha gerçeğini ve insana yakışanı koyamadı. Hükümetlerin halkı değil, halkın hükümetleri yönettiği güne kadar böyle!

80 sonrası politikadan uzaklaşan kuşakların yetiştiğini düşünüyorduk, Gezi olayları bize gençlerin de söyleyecek sözleri olduğunu, aslında konuya düşündüğümüz kadar uzak olmadıklarını gösterdi. Önümüzdeki dönemi ve gençlerin bu süreçteki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Gençlik gelecektir! Hesapsızdır, cesurdur, çoğu zaman üretim ilişkilerinin dışında durduğu için de saftır, kirlenmemiştir. 80 faşist darbesinin çok bilinçli biçimde hayata geçirdiği entelektüel yozlaşma ve yok etme hareketine rağmen, toplum kendi bağrından yeni ve şaşırtıcı filizler büyütmüştür. Gezi sadece muktedirleri değil, hemen herkesi şaşırtmıştır. Cesaretin, akıl, vicdan ve sınıfsal bir bakışla tamamlanarak, sürdürülebilir, güçlü bir muhalefete dönüşmesini ümit ederim.

“Kişinin kendini tanıyamadığı nokta kör noktaymış… Ama kişinin öznesinin yazılı olduğu yer, tam da bu kör noktaymış.” aforizması ile Nietzsche’ye bir gönderme var kitabınızda. Utanma duygumuzu kaybetmeden o kör noktaya ulaşmak mümkün müdür?

Kim söylediyse iyi söylemiş: ’’İnsanlığı utanç kurtaracaktır!’’ Katılıyorum doğrusu. Hala utanabilmek iyi bir şey. Bu yüzden sosyologlar, insanı ‘’yüzü kızaran tek canlı türü’’ olarak tarif etmişlerdir. Kişinin kendini tanımaya başlayıp, yüzleşebilmesi için belki böylesi bir ‘utanç süreci’ şarttır. Öznemizin yazılı olduğu yeri okumak istiyoruz madem, bu yolculuktan çekinmemek ve kaçmamak lazım.

Peri Gazozu’nda boğazımıza düğümlenen hikayeler anlatıyordunuz. Hatta anlatmıyor, izletiyor; yanımızda oturup paylaşıyormuşçasına samimi bir dil kullanıyordunuz. Bu kez karşımıza mizahi bir dille çıkmanıza rağmen onun içinde de masumiyete bir özlemle hüznü yakalıyorsunuz… Ve tabii, yine bir film izler gibi okuyoruz sizi. Sinemacı ve edebiyatçı kimliklerinizin birbirine katkısı nedir?

Sinemanın atına bindim, lakin atımı koşturan edebiyatın kırbacıdır. İkisi de birbirini hem besliyor, hem de tamamlıyor. Sinema ve edebiyat, dertleri insan olan, insanı anlatan iki yaratıcı sanat dalı. Birinin silahı sözcükler, diğerinin görüntüler. Çehov, edebiyat ve hekimlik arasında bir tercih yapıp yapamayacağı ya da neyi tercih edeceği sorulduğunda, edebiyatı karısına, hekimliği de sevgilisine benzetmişti. Benim sinema ve edebiyatla da benzer bir ilişkim var sanki. İkisini de aynı tutkuyla yaşıyorum. Yazarken, kalemimi bir kamera gibi kullanarak, anlatmak yerine göstermeyi tercih ediyorum. Sinemasal bir anlatımla yazmaya gayret ediyorum. Sinemada oyunculuk ve senaristlik dışında henüz film çekmediğim için, ‘çekmek istediklerimi, yazarak gösteriyorum’ diyebilirim.

Sinemacı ve edebiyatçı kimliklerinizi birbirine bağlasam da doktor kimliğinizi bu tablonun dışında tutuyordum. Ta ki bir söyleşinizde şu söyleminize rastlayana kadar: “Soranlara, “Sait Faik okumuş, Turgut Uyar’dan haberdar doktora gidin” diyorum. Çünkü Çehov okuyan doktorla, okumayan doktorun seninle kurduğu ilişki başkadır. Çehov okuyan doktor, hastaya başka türlü sorular sorar.”

Hekimlik de bir sanattır. İnsanı anlama, dinleme ve ona dokunma sanatı. Modern tıp ve kapitalizm, her ne kadar, sağlık sistemini pazar, ilaçları tüketim malzemesi, hekimi de satış elemanı yapmaya çalışsa da, pirimiz İbni Sina’dan öğrendiklerimiz yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Hekimliğin aynı zamanda şairlik, feylesofluk ve edebiyatçılık olduğunu biliyoruz. Hastalık yoktur, hasta vardır. Hasta insandır. Her insan kendine özgü ve biriciktir. Her hastanın tedavisi de kendine özgüdür. Hastayı, bir bulgular dosyası haline getiren sistemin karşısına, hastaya dokunan, onu dinleyen, onunla diğerkam olan gerçek hekimlerdir, yaramızın merhemi. Hekimliğin bilgiye değil, bilgeliğe ihtiyacı vardır…

Peki önümüzdeki dönemde hangi hikayeleri anlatacaksınız bize?

Bizim hikayelerimizi… Galeano’nun dediği gibi, sokaktan aldıklarımı, onlardan bana gelenleri, kalbimdeki cesaret ve kehanetle bezeyip, yine onlara geri göndereceğim, buluşabilmek ve birlikte kurtulmak ümidiyle.

ercan_kesal_beril_erbil

Uğur Biryol ile Gurbet Pastası, Çamlıhemşin ve Pastacılık Üzerine…

Bu söyleşi ilk defa Yazı Evi Dergi‘de yayınlanmıştır.

GURBETTEN GELEN PASTALAR

Pastacılığa biraz ilginiz varsa “Hemşinli” adını mutlaka duymuşsunuzdur. Eğer pastacılıkla alakanız yoksa “Hemşinli” adı bir şekilde kulağınıza çalınmıştır. Hiç duymadıysanız da bir gün mutlaka bir Hemşinliden bir dilim pasta almışsınızdır.

Evet, bilsek de bilmesek de artık bir ortak kültüre adını vermiş olan Hemşinliler, ülkemizde pastacılığın kurucularıdır. Pastacılık tarihindeki hikayeleri Osmanlı dönemine kadar uzanan Hemşinliler, mesleği ülkemizde ilk icra edenler olmasa da mesleği yurt çapında yaymış, birçok usta yetiştirmiş, örgütlenmeye birçok katkı sağlamışlardır.

20. yüzyılın başlarında Anadolu’dan yapılan ilk ve en büyük göç Hemşinlilerin iş bulmak için Rusya’ya gidişleridir. Annelerinin karın doyuracak bir iş bulmaları yönündeki tavsiyeleri de Hemşinlileri fırınlara itmiştir.

1 (10) (800x574)

Pasta ve pastacılığı Rusya, Polonya ve İsviçre gibi ülkelerde öğrenen Hemşinliler, memleketlerine döndüklerinde öğrendikleri üst düzey sanatı yüksek tabakadan kişilere satabileceklerinin bilincinde ve kendi sınıfsal değişim süreçlerinde kentlere gelip kentlerin en işlek ve en geniş caddelerinde pastaneler açmışlardır.

Kendisi de Çamlıhemşin doğumlu olan gazeteci-yazar Uğur Biryol, uzun bir sözlü tarih araştırması ile Hemşinlilerin bu uzun serüvenini 2007 yılında “Gurbet Pastası” ismiyle kitaplaştırdı. Kitap, 2013 yılında Ayşe Funda Aras yönetmenliğinde belgeselleştirildi.

Uğur Biryol’u üniversite hayatını geçirdiği ve bu sefer tatil için geldiği İzmir’de, butik pastanemizde misafir ettik. Hemşinlilerden, pastacılıktan, butik pastanelerden ve pastacılığın geleceğinden konuştuk.

DSC_0229 (800x530)

BE: Böyle bir sözlü tarih araştırmasına başlarken çıkış noktanız neydi?

UB: Evimizin karşısında yer alan büyük dedelerimden Hurşit Ağa’nın yaptırdığı Tarakçı Konağı’nın hikâyesini merak ederek başladım; ki o hikaye beni pastacılığın serüvenine ulaştırdı.

BE: Hemşinlilik artık bir ortak kültürün adı. Siz Hemşinlilik’i nasıl tanımlarsınız?

UB: Hemşinlilik; bir taraftan bir yüksek dağ kültürünü ifade ediyor; yaylacılıkla bütünleşen bir hayatın ifadesidir, bir taraftan da gurbet hayatıyla kentteki sosyal hayatın içinde yer alan Hemşinliler var… Hemşinlilik; bu iki durumun karmasıdır bir bakıma. Bir etnik köken olarak baktığımda ben daha çok; bölgesini ölesiye seven, uzakta kaldığı zaman hemen özleyen, tulum dinlediğinde gözleri yaşaran ve yerinde duramayıp horona duran, kadınları çalışkan bir coğrafya ve insanları anlıyorum…

BE: Hemşinliler pasta yapmayı gurbette öğreniyorlar. O dönemde dünyada pastacılık ne durumdaydı?

UB: Avrupa’da ve Rusya’da çikolata ve pasta kültürü gelişkin daha çok. Doğu Avrupa’da özellikle gelişkin bir meslek dalı olarak göze çarpıyor. Yalnız geri kalan kısmında nasıldı onu bilemiyorum.

BE: Hemşinliler pasta yapmaya başladıklarında memleketlerinde aldıkları olumlu-olumsuz tepkiler var mıydı?

UB: Memleketlerinde bu durumun eleştirilecek bir tarafı yoktu ki… Bilakis pastacılık kaderleri gibi oldu ve pastacılık sayesinde bugünkü coğrafyada gördüğümüz yaşantıyı temin edebildiler.

BE: Hemşinlilerin çok iyi tüccarlar olduğunu da görüyoruz. Tüccarlığı nasıl ve kimden öğrendiler?

UB: En çok Ruslar’dan meslek öğrendiler ve Ruslar aynı zamanda iyi tüccarlığı da öğretti mi bilemiyorum. Daha çok, çalıştıkları yerlerin sonradan sahipleri olduklarına göre, kendileri geliştirmiş olabilir.

BE: Hemşinliler şimdi ne yapıyorlar?

UB: Hemşinliler derken, o kadar çok Hemşinli var ki; kimisi doktor kimi mühendis kimi pastacı… Herkesin bir işi, mesleği, uğraşı ve hayatı var…

BE: Hemşinlilerin o dönemlerde kazandıkları paralar ile yaptırdıkları konaklar şimdi ne durumda?

UB: Bir kısmı harap durumda ama korunan ve bugüne kadar yaşatılanlar da var.

BE: Araştırmanız boyunca bol bol eski fotoğrafları karıştırdınız. O günleri ve bugünleri karşılaştırdığınızda pastanelerde o günlerden bugüne kalan/değişen belirgin özellikler var mı?

UB: Pastanelerin içlerinden çok da fotoğrafımız yok aslında, daha çok dekorasyon ön plana çıkıyor. Eski zaman estetik boyutu yüksek yapılar ve mekânlar ön plana çıkıyor daha çok.

1 (800x535)

BE: Eskiden tahsilli insan pastacılık yapmazmış. “Kimse kitap okuyup gelmedi ama mesleği öğrendi geldi.” demiş pasta ustalarından Oktay Sönmez. Okullu olmak – alaylı olmak konusunda ne düşünüyorsunuz?

UB: Okulu da hayatı da insan yürütüyor neticede, çok katı bir okulluluk tavrım yok, bazı insanlar okumadan da hayata anlam katabilir diye düşünüyorum. Açıkçası ben bir pasta yapsam bir kitap yazmış kadar heyecanlanabilirim 🙂

BE: Hemşinlilerin sektörde %80 paya ulaştıklarını ve bu payın daha sonra azaldığını okuyoruz kitabınızda. Yeni kuşakların mesleği ve sanatı devam ettirmediğinden bahsediyoruz, bir yandan da ciddi bir gastronomi trendi ile karşı karşıyayız. Sizce neler oluyor?

UB: Vallahi, endüstriyel pastacılık ve gastro kültürünün önünde klasik olarak kalmak ve bunu sürdürmek çok zor. O nedenle de gerilemesini gayet normal buluyorum. Çünkü birçoğu yeniliklere direnmiştir ya da yenilikle birlikte sürdürmeme yolunu tercih etmemiştir. Ama şimdi gördüğümüz; pastacılığın yanında yemeğin de desteklendiği; bistro, kafe tarzı yapılanmaların yaygınlaştırıldığı. Bu pastacılığın kendisine de büyük bir darbedir.

BE: Modernleşme ve makineleşmenin pastacılığa etkilerini nasıl görüyorsunuz? Butik işletmelerin buradaki rolü sizce nedir?

UB: Az evvel belirttiğim gibi çok tehlikeli buluyorum; modernleşme iyi kullanılırsa yararı var ama abartılırsa ve tamamen esiri olunursa durum vahimleşiyor. Kremayı yapmakla hazır kullanmanın lezzeti elbette farklı ama insanlara bunu dayatıyorlar ki daha çok para kazansınlar, seri üretimle de bunu destekliyorlar. Bu anlamda butik üretim bir can simidi gibi geliyor. Butik işletmeler, sanatın da zanaatın da bitmediğini ve hevesin iyiye götüreceğinin işaret fişekleri gibi.

BE: Butik üretimin ne demek olduğunu bir de sizden dinlesek…

UB: Butik üretimin bendeki karşılığı özel üretimdir; belli bir tür ya da türler üzerinde uzmanlaşmaya dayalı; fabrikasyona karşı doğallığı daha çok ön planda tutan ve el emeğinin, becerinin ve yaratının ön planda tutulduğu bir üretim tarzıdır, bu bakımlardan da mühim.

BE: Butik işletmeleri rekabette güçlü kılmanın yolları nelerdir? Bilinçli tüketiciler nasıl kazanılmalı?

UB: Tüketecekleri ürünlerin piyasada bulunanlardan farkını anlatan tanıtımlar yapılabilir; bunun için yerel yönetimlerle özellikle sağlık bağlamında işbirliğine gidilebilir.

BE: Sektörün dışından farklı bir gözle bakıldığında sizce sektörün sorunları nelerdir?

UB: Çok ve uzunca anlatmak isterdim ama sektörün sorunu; sektörün ne olduğuna karar verememiş insanların varlığı. Pastacı mısın, tatlıcı mısın, börekçi misin; hepsi birden olamazsın ki… Bence türleşme konusundaki kafa karışıklığı gerçekten sektörü zor durumda bırakıyor ki, bu da sektörü başka yan kollarla desteklemeye itiyor. Pastane ürünleri dışında et de satıyor, makarna da… Ve hazır tüketimin yaygınlaşması, AVM’lerde bile pastane vb. reyonların konulmuş olması sektörel bazda büyük sıkıntı…

BE: Gıda sektörünün en önemli sorunlarından biri eleman sıkıntısı. Hem yetişmiş eleman bulmak hem de sürdürülebilir iş ilişkileri kurmak sıkıntı yaratabiliyor. Bunun eskiden beri süregeldiğini de görüyoruz. Pastaneler arası bu yüksek sirkülasyonu neye bağlıyorsunuz?

UB: Heves ve merak meselesi bir bakıma. İşe giren kişi orada kendi geleceğinin temellerini de atmayı düşünüyorsa başarı elde edebiliyor, gelip geçici bakanlar zaten eleniyor.

BE: Şimdi evden pasta üretimi çok revaçta. Kadınlar için çok kolay girilebilir bir sektör konumunda pastacılık. Kitabınızda okuduğumuz tek bir Hemşinli kadın usta var. Kadınların pastacılıkta geçmişteki ve bugünkü yerini nasıl görüyorsunuz?

UB: Aslında kitapta da bahsettiğim gibi Hemşinliler için de genel olarak da sektör kadınların egemenliğinde gibi görünüyor. Üretimde değilse bile mutlaka bir kısmında kadın varlığından bahsedebiliriz, zaten öyle de olsa daha sağlıklı olabilir 🙂

BE: Pastacılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

UB: İnsanların kendi imkanlarıyla pasta yapabiliyor olmaları, endüstriyel pastacılığın AVM’ler kanalıyla topluma dayatılması ya da sunulması, sektörel bazda bir durgunluğa sebep oluyor aslında. Bu mesleğin gerçekten hakkını vererek yapanlar es geçiliyor. O anlamda bunu meslek olarak yapanlar da bir süre sonra baş edemez olabiliyor. Butik tarz gelişirse ve yaygınlaşırsa gelecekte de elbette devam edecek mesleklerden biri.

BE: Gurbet yaşantısının bugünkü Hemşin ve Türk mutfağına etkileri neler oldu?

UB: İlginç bir tatlı kültürü geldi mesela. Şekerli makarna ve tel şehriye tatlısı, gurbetten sonra mutfağımıza giren lezzetlerden oldu. Ama bunun Türk mutfağına yansıması yok. Muhlama var ki, o bir yerel lezzet olarak en azından Hemşinliler’in mekanlarında yer alıyor.

BE: Kitaba yansıtmadığınız pasta ve pastacılıkla ilgili bilgileriniz var mı?

UB: Uzman değilim elbette ama Ruslar’dan öğrenilen pastacılık bilgilerinin tarifini bilen bir iki kişi kaldı yaşayan, onların bilgisi yaşatılmalı, tarifleri de.

BE: Hemşin mutfağından bir tatlı yapmak istesek, bize nasıl bir tarif verirsiniz?

UB: Tel şehriye tatlısı aslında çok iyi bir tatlı. Şehriyeler bal ya da şekerli sütle kavuruluyor ve üzerine biraz su ilave edildikten sonra, demlenmeye bırakılıyor. Demini aldıktan sonra ise üzerine ceviz serpilerek afiyetle yeniliyor.

_MG_6400 (800x501)