Üç Dönemin Paramparça Hayatları*

Melike İlgün’ün dördüncü romanı Paramparça, Alfa Kitap etiketiyle geçen nisan ayında yayımlandı. Aşktan yola çıkarak liderleri, tarihte iz bırakmış karakterleri günümüze taşıyan, geçmişteki hikâyelere ve dönemlere kadınların yüreğinden bakmamızı sağlayan İlgün bu kitabında Nâzım’ın yaşamını anlatacak bir kitap projesini yürüten editör Zeynep’in, Nâzım’ın aşklarına tanık olurken kendi hayatının sorularına cevap bulma sürecini anlatıyor. Zeynep babasızlığının acısını yüreğinde taşırken hem babasının onu terk etmesinin öfkesini diğer terk edişlerde yeniden yaşıyor hem de içinde uyanan, yeni farkına vardığı duygularıyla baş etmeye çalışıyor. Proje ilerledikçe Zeynep’in sorularının cevapları için kapılar aralanıyor. Ve Zeynep, kendi çocukluğuna dair izleri bulurken Türkiye’nin önemli bir dönemine de tanıklık ediyor.

İlgün, kitabının eksenine yine aşkı oturtmuş. Bu aşk kimi zaman sevgiliye duyulan aşk oluyor, kimi zaman da bir babaya… Zeynep’in başında olduğu proje her ne kadar Nâzım’ın hayatına dair olsa da Zeynep bir insanın yaşamının, aşklarından arındırıldığında hep eksik kalacağının düşüncesiyle Nâzım’ın aşklarının da izini sürüyor.

Mavi Gözlü Dev

Piraye, Münevver, Vera ve Galina… Nâzım’ın hayatına bazen onunla bazen onsuz bazen de ona rağmen eşlik etmiş, göğüs germiş kadınlar… Minnacık devler… Başlarına gelecekleri seze seze içlerindeki aşkın peşinden gitmiş, yol gözlemiş, bir şairin ününün ve siyasi yaşamının gölgesinde hep ‘biri’nin karısı veya sevgilisi olmuş kadınlar… O kadınlar olmasaydı Nâzım, Nâzım olmayacaktı; o kadınlara duyulan aşk olmasaydı, Nâzım’ın, aşkı o kadar güzel anlatan dize ve satırları olmayacaktı belki de.

Bir de Nâzım’a Mavi Gözlü Dev şiirini yazdıran Nüzhet var… Nüzhet olmasaydı belki de Nâzım aşklarında yalnızca bir âşık olacaktı…

Kadın olmak

İlgün kitabında kadınların hikâyelerine yer vermiş ağırlıkla. Roman boyunca Piraye, Münevver, Vera ve Galina’nın yanında Zeynep, Zehra, Güleser ve Ahsen’in de hikâyelerine şahit oluyoruz. Günümüzün evli ve çocuklu, çalışan kadınını okurken tek başına yaşayanların arayışlarına, tek başına kadın olmanın zorluklarına, erkek egolarının gölgesinde verilen yaşam mücadelesine tanık oluyoruz.

Bugüne eleştirel bakış

Yazarlık ve eğitmenliğinin yanında televizyon geçmişiyle de tanıdığımız Melike İlgün, romanında yayınevinde çalışan bir editörün gözünden yayıncılık ve edebiyat dünyasına eleştirel bir bakış sunarken, Zeynep’in gazeteci ve televizyoncu arkadaşı Zehra aracılığıyla medyanın durumunu da gözler önüne seriyor.

Türkiye’nin yakın tarihi

Romanın en etkileyici sahneleri Türkiye’nin yakın tarihinin zeminine döşenen kurgusal kısımda yer alıyor. Ancak bu bölümden fazla bahsetmek kurguya dair fazla ipucu vererek kitabın büyüsünü kaçırabilir. Bu nedenle şu kadarını söyleyebilirim ki duyduklarınızı veya bildiklerinizi hatırlayacak, bilmiyorsanız bu zamanları daha detaylı araştırma ihtiyacı çekeceksiniz.

‘Bu Kitabın Yol Arkadaşları’

Kitabın sonunda ‘Bu Kitabın Yol Arkadaşları” başlığıyla bir çalma listesi yer alıyor. Melike İlgün bu parçalar eşliğinde yazmış olmalı romanını… Doğrusu, kitabı bitirdikten sonra bu acıklı listeden en çok Adalet Vezirov’un hüzünlü kemençesini yakıştırdım romana.

* Bu yazı BirGün Kitap Eki’nin 198. sayısında yayımlanmıştır. (13.07.2018)

https://www.birgun.net/haber-detay/uc-donemin-paramparca-hayatlari-223072.html

Reklamlar

El İncesi*

Karşılaşmalarla örülmüş yalnız bir yolculuktur hayat. Hikâyeler birbirine dokunup geçer, bazen birbirinde yaşar. İzler bırakırız birbirimizde. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmediğimiz yabancıların yakınlığını hissederiz içimizde. Çünkü kim olduğundansa birlikte konakladığımız duygulardır bizi birbirimize bağlayan.

Öğrenilmiş tanışıklıklardan uzak, yüreğe dokunan aynılıklarla hatırlarız birbirimizi. İçinde olduğumuz yolculuk, algılayabildiğimiz zamanlar ötesine yayılmış. Bizler o zamanın misafiriyiz sadece. Geliyoruz; az çok duruyoruz, onunla birlikte akıyoruz, gidiyoruz. Yerimizi yenilere bırakıyoruz.

Bu çoklu görünen yalnız varoluşta, var olmak için seçmediğimiz aidiyetlerin güvenli kuytusuna sığınıyoruz çokça. Oysa yolda ilerledikçe hayat, en iyi varoluşun kendine ve insana sığınarak gerçekleştiğini gösteriyor bize. Ve bu sığınak en çok yolculuklarda ortaya çıkarıyor kendini;seni sarıyor, sarmalıyor, kendinle baş başa bırakıyor…

O gitme hali… Bir kere bu hazzı duyan hangi insan vazgeçebilir gitmekten, yol almaktan? Varmanın değil yol almanın güzelliğidir insanı değiştiren ve dönüştüren… Arkada bıraktığın kimi zaman bir hikâye, bir şehir, kimi zaman bir yabancı, bir aşk… Arkada bıraktıkların geçmişindedir;ancak zaman denizinden bir damla karışmıştır ömrüne… Ne sen eski sen olabilirsin ne de bıraktıkların eskisi gibi…Önünü alamadığın değişim, yalnızlığında yakalar seni.

O, yolda olma hali… Gitmek belki de; sırtını döndüklerin, kucağını açarak göğüslediklerinle, yazdığın ve dokunduğun hikâyelerle sancıya sancıya büyümek demek… Bağlarını koparmak ve yeni bir hayat kurmak…

Yoksa özgürlük müdür gitmek? Gidebilmek? Bazen özgürlük gibi gelse de kulağa, bir mahkumiyet de sayılabilir baktığın yerden. Zaten yaşanan tek bir hakikat olsa da herkes kendi gerçeğini anlatır. O nedenle haklı da haksız da zaman zaman anlamını yitirir yarattığımız, öğrendiğimiz, varoluşumuzu hissedemediğimiz yaşantılarımızda… Belki ait olmamanın özgürlüğü belki aynı gemide olmanın bilinci, farklılıklarımızı eşitler doğanın ve ölümün karşısında…

Hayat fırtınalar yaşatır.

“Zamanın direğine tutunursun, aşkın, özleyişlerin ve arayışların duvarlarına yaslanır, düşmemeye çalışırsın. Ancak, teknenin bir fındık kabuğu gibi denizin yüzeyinde çırpınan, yol almaya çalışırken sürekli bir yana düşen yalpasında, ayakta durmaya çalışır ve bunun için bir sabite ihtiyaç duyarsın. Düşüncelerin, duyguların ne yana yatarsa yatsın, bedenin bu kaygan zeminde yaslanacak bir yer arar sürekli. Teknenin yanında hep küçük kalan o pervane, haddinden büyük suları iterken, hayatın neresinde olduğunu ve koca okyanuslarda, o sonsuz gibi görünen denizlerde ilerlemenin ne kadar küçük bir adım olduğunu gösterir sürekli. Fakat yine de yol alıyor olmak, bu yolu haritada görebilmek, dışarıdaki rüzgârlara, fırtınalara, fırtınalardan sana ulaşan ölü dalgalara, içine düştüğün her yalpayla dengeni bozan sallantılara rağmen, zor da olsa akışın sürdüğünü bilmek, içindeki bir parça umudu da hep ayakta tutar.”

Fırtınalar yaşanır; tehlikelidir, korkutur… Macellan fısıldar kulağımıza “…bu engeller kıyıda kalmak için yeterli değildir” diye… Ve özümüz bilir, “…bütün fırtınalar yüzeye zarar verse de derinden bir şeyler hep yaşama dursun diyedir aslında.”

***

Sitem Ateş, Chiviyazıları Yayınevi’nden çıkan ilk romanı El İncesi’nde hayatın hikayesini denizin enginliğinden topladığı duygu ve olaylarla ince ince işliyor satır aralarına. Zamanı uzatan cümleleriyle uzun bir yolculuk hissine büründürüyor okuru. Başı sonu belli olmadan akan bu zamanın yolcusu insanları, bizi anlatıyor. Ait olmak, olamamak, olmamak arasında; ne zaman, hangi hikâyede yeniden buluşacağımızı bilmediğimiz; bazen yaşamak istesek de yaşayamadığımız başka bir hikâyenin sürgünü olduğumuz hayatlarımızı konu ediyor…

Yola çıkmamak mı? Asla!

Tüm korkularına rağmen gitmek, gidebilmek belki de o yolculuğu hayat yapan…

El İncesi’nden sonra, aynı gemide olmak ve fırtına kopması artık daha anlamlı… Ve denizlerden gelen hikâyelerin el incesiyle birbirine bağlanması, o görünmez bağı hayatlarımızın…

* 8 Şubat 2018 tarihinde http://www.milliyetsanat.com/vitrindekiler/kitap/el-incesi/3875 adresinde yayımlanmıştır.

Rahatsız Edici Bir Öykü*

Hikâyelerin anlatılması ve sonrakilere aktarılması önemlidir. Ancak insan geçmişe dönüp baktığında güzel olan şeyleri hatırlamaya daha çok eğilim gösterir. Acıların izini üstünde taşısa da yok saymayı bazen de olan biteni bilinçaltının derinliklerine itmeyi tercih eder. İşte böyle zamanlarda edebiyat imdada yetişir ve yazarının kurduğu dünyada, iyiyi ve kötüyü harmanlayarak bizlere anlatır. Anlatılanların gerçek olmasına gerek yoktur, ancak gerçekmiş gibi bir etki bekleriz okuduğumuzdan.

Margaret Atwood, Doğan Kitap’tan yeniden basılan Damızlık Kızın Öyküsü’nde bizleri tam da böyle bir gerçeklik etkisiyle yarattığı karanlık bir dünyaya götürüyor. Bu dünya en kısa tanımıyla rahatsız edici… Rahatsız Edenin Gerçekliği

Margaret Atwood, The New York Times’ta yayımlanan makalesinde kitabın yazım aşamasındaki kendi gerçeklik arayışından bahsetmiş. Tarihte yaşanmamış herhangi bir olaya ya da keşfedilmemiş herhangi bir teknolojiye yer vermeme kuralını kendine koymuş ve tarihin farklı zamanlardaki tanıklıklarını birleştirerek Gilead rejimini ortaya çıkarmış.

Görev ve Kuralların Dünyası

Yazar, yaşanan savaşta komutanların yönetimi ele geçirmesiyle birlikte akşamdan sabaha artık İncil kurallarına göre yönetilen bir ülke ile karşı karşıya bırakıyor bizi. Öyle ki, sınıflara ayrılmış toplumda kadınların hesaplarına, çocuklarına ve hayatlarına el koyuluyor; doğurganlık çağında olanlar nüfusta çevre koşullarına bağlı oluşan azalmanın önüne geçmek için, çocuk doğurmaları amacıyla komutanlara tahsis ediliyor. Sınırlar içinde verilen seçme hakları, ölümler arasından ölüm beğenmenin bir başka söyleme şekli sanki. Bu seçme hakkının zaman zaman özgür hissettirmesiyse bir şeyin yokluğunda ortaya çıkan en ufak bir varlık belirtisinin baştan çıkarıcı olmasının bir göstergesi… Görevler ve kurallarla belirlenmiş bu dünyada, güç ellerindeymiş gibi görünse de erkeklerin durumu da pek parlak değil. Nihayetinde duygu ve hazları yasaklanmış bir dünyada kadın veya erkek olmak değil; insan olmak, insan kalmak zor.

Sıra Dışının Sıradanmış Gibi Anlatımı

Kahramanımızın adı Fredinki… Aitlik anlamındaki –ki ekiyle oluşturulmuş bir isim bu. Yani Fred’e ait olan… Bu, anlatılan dönem için oldukça sıradan bir durum.

“Sıradan olan, … , alıştığınız şeydir. Bu size şimdi sıradan görünmeyebilir, ama bir süre sonra sıradan görünecektir, sıradan olacaktır.”

Fredinki, gerçek adını öğrenemesek de June olduğunu düşündüğümüz kahramanımız, bize tam da bu sıradanlığın kabul edilişini gösterir şekilde anlatıyor hikâyesini. Olanı olduğu gibi, bir kamera edasıyla aktarıyor. İletişimin son derece kısıtlandığı bir durumda, nesnelerle kurduğu ilişkiyi, duygularını, düşlerini ve geçmişini bir filmin sahnelerini takip eder gibi okuyoruz. İşin içine “Sevgili Sen” diyerek okuru kattığındaysa anlatılan bu hikâyenin, tüm çaresizliklerine rağmen umuda da bir yolculuk olduğunu anlıyoruz.

Başka Bir Yaşama Dair Anılar

June, söz konusu rejimin öncesine ve sonrasına tanıklık etmiş bir kadın. Bu açıdan bakıldığında yeni gelen nesle göre durumu farklı, değişikliklere alışması daha zor. Ondan sonrakiler için işin daha kolay olacağını görüyor, ancak bunu belirtirken sunduğu gerekçe bir hançer gibi, “Çünkü anıları olmayacak, başka bir yaşama dair.”

Bu vardığı noktada kendi geçmişiyle de hesaplaşmalar yaşayan June, gerçekleşenlerin nasıl olabilir hale geldiğine de bir kapı aralıyor.

“Çok kısa sürmüş fikrimizi değiştirmemiz, bu tür şeyler hakkında.”

Üstopya

Margaret Atwood, yazdıklarını ütopya ve distopyanın iç içe geçmesinden yola çıkarak oluşturduğu “üstopya” kavramıyla tanımlıyor. Oluşturduğu tüm bu karanlık ortamda, bu bilgilerin bize nasıl ulaştığı sorusu bile okuyucuya bir umut kapısı aralıyor aslında. Kitabın içine yerleştirdiği, anlamı okudukça çözülen bir cümle, anlatının sonu ve kitabın sonu ise o umuda verilen anahtarlar niteliğinde.

Geçmişi anlatırken iyileri anlatmayı istemek gibi geleceği düşlerken de iyiden yana hayallerimiz. Umalım ki tarihin sahnesinden satırlara dökülmüş olanlar sadece bir öykü olarak kalsın, sadece bir öykü olarak zihinlerimize kazınsın. Çünkü; “sadece bir öyküyse, daha az korkutucu olur.”

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ
Margaret Atwood
Çev. Sevinç Altınçekiç – Özcan Kabakçıoğlu
Doğan Kitap, 2017

* Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde BirGün Kitap Eki’nde yayımlanmıştır.

Pati Öyküleri Yayımlandı…

Edebiyatist ve Haçiko Derneği iş birliğiyle geliri sokak hayvanlarına bağışlanacak bir sosyal sorumluluk projesi “Pati Öyküleri”, 3 – 11 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen Haydarpaşa Kitap Fuarında okuyucularla buluştu.

Seçkide emeği geçen değerli dostlar ile birlikte emek vermekten keyif aldım.

Aşağıda, seçkide emeği geçenleri bulabilirsiniz.

Leyla Tün
Kapak: Devrim Kunter
Alper KAYA
Ayşegül Kocabıçak
Barış Çağrı GENÇ
Beril Erbil
Berna Durmaz Mehmetoğlu
Caner Almaz
Caner Turan
Çağdaş Turan
Doğan ATEŞ
Emel ASLAN
Emrah Ateş
Fatma Burçak
Hakan Bıçakcı
Hasan Cüneyt Bozkurt
Hatice Dökmen
Lal HİTAY
Melek Ertan
Mert KOZACIOĞLU
Murat S. Dural
Nihan YILDIRIM
Önder GÖKSAL
Özge ÖZKAN
Ramazan ÇİNKO
Seher KOCAKAYA
Semrin Şahin
Serkan Murat Kırıkcı
Serpil KAYA
Sevda GEDİK
Suzan Bilgen Ozgun
Ülkü Burhan
Volkan Hacıoğlu