Arzu Şimşek: Malzemeden İlham Alıyorum…

Arzu Şimşek sanatçı ve iş kadını olmak için çıktığı yolda emin adımlarla ilerlerken Alsancak’taki atölyesinde kostümler dikiyor, kuklalar yapıyor. Enerjik, kendisiyle barışık, özgür bir ruh ve işine aşık bir kadın. Kendisiyle atölyesindeki kuklaların, şapkaların ve kostümlerin arasında, bankacılıktan sanatçı kimliğine, işini kurma aşamalarından İzmir’de kadın olmaya ve hayallerimize uzanan keyifli bir sohbet ettik.

arzu-simsek

Şu an karşımda yaratıcılığıyla sınır tanımayacağını bildiğim biri oturuyor. Ancak bankacılıkla başlamış iş hayatın… Nasıl oldu bu yanılsama?

Rahmetli babam beni küçüklüğümden beri “ressam kızım” diye severdi aslında. Ancak anne ve babanın gelecek kaygısı oluyor. Güzel Sanatlar Fakültesinde aç kalırım diye oraya göndermeyip Ticaret Lisesine gönderdiler beni. Ben de ikinci bir mesleğim olur diye kabul ettim.

İkinci meslek olmak için zor bir bölüm olsa gerek…

Benimle bankanın, muhasebenin ne alakası var. (Gülüyor) Eğlenceli bir lise hayatım oldu, gerisi de çok umurumda değil doğrusu. Derslerde güler, yakalanırdım. Çok tatlı bir hocamız vardı. Beni kaldırır ne anlattığını sorardı. Ben de “Bilmiyorum Hocam, çalışmadım” derdim. Ne bildiğimi sorardı. “Faturayı biliyorum” derdim. “Onu anlat o zaman” derdi; anlatırdım. Her seferinde böyle olurdu. “İyi bari sana bir konuyu öğretmişiz” diyordu.

Nasıl mezun oldun peki?

Lise sondayım, baktım ki mezun olamayacağım. Hocama mezun olmak için ne yapmam gerektiğini sordum. Ya teşekkür ya takdir almam gerektiğini söyledi. Pek tabii, mezun olacağıma hiç inanmadı. Bir hesap yaptım, teşekkür almam yetiyordu. Çalıştım, teşekkürü kaptım. Bir hafta sonra diplomamı almaya gittim, vermiyorlar. Eksik kredi vermişler bana. Takdir almam gerekiyormuş. Üniversitenin ilk basamağını kazanmış olsaydın yaz okulunda tamamlardın, dediler. Kazandım, dedim. O ince kağıttan geldi mi eve, dediler. O kadar bihaberim ki okuldan, kimse üniversiteyi kazanmış olabileceğime inanmıyor! O yaz mezun oldum.

Güzel Sanatları neden yeniden denemedin?

Güzel Sanatlara gitmek için yeniden babamla konuştuk. İstemedi. Okumuyorum o zaman, dedim. Şimdiki aklım olsa Güzel Sanatlarda diretirdim ve okurdum.

Tekstil hayatın nasıl başladı?

Babam beni bankacı yapmak istediği için bir bankada staj yapmaya başladım. Banka beni işe almak istedi, istemedim. Bir turizm şirketine santral elemanı olarak girdim. Birkaç ay çalıştıktan sonra beni finans bölümüne aldılar. Finans istemiyorum, beni illa finansçı yapacaklar. Oradan çıkıp Tekstil Araştırma Geliştirme Vakfı’nın kalıpçılık kursuna burslu olarak katıldım. Stilistlik kursunu bitirdim. Vakıf aracılığıyla bir iş bulup çalışmaya başladım.

Ancak tekstil firmalarında devam etmedin…

İhracat firmalarında yardımcı kalıpçılık ve kalıpçılık yaptım. En son firmamda artık koleksiyon hazırlıyordum. Stilistlik yapıyorum ama mutsuzum. Trendlere bağlı kalman, o yılın modasını, rengini düşünmen, firmanın isteklerini yerine getirmen gerekiyor. Maliyetler işin içine girince kumaş seçeneğin sınırlanıyor. Koleksiyonunu beğendirmek gerekiyor. Hayal gücünü baltalayan birçok şey var. Beni mutsuz edenin bunlara bağlı olarak üretim yapmak olduğunu o zaman anlamamıştım.

Seni mutlu ve mutsuz edenin ayırdına nasıl vardın?

Evlenmiştim. Hamile olduğumu öğrenince işe bir süre ara verdim. Oğlum üç yaşına gelene kadar çalışmadım. Ama evde hiç boş durmadım. Takılar yapıp satıyordum. Özgürce üretmeyi seviyordum. Bir gün oğluma televizyonda çizgi film ararken Derya Baykal’ın anonsunu gördüm. Örgü, takı ve saç aksesuarı dallarında yapılacak bir yarışma anonsu… Katılmayı düşünüp sonrasında unuttum. Bir hafta sonra yine oğluma çizgi film ararken aynı yerde aynı anonsu gördüm. Burada ilahi bir mesaj olduğunu hep düşünürüm. Sana bir şey olacaksa oluyor işte.

Derya Baykal’ın programı hayatının dönüm noktalarından biri… Nasıl gelişti bu süreç?

Aklıma bir fikir geldi. Alüminyum şofben borusundan bir saç aksesuarı yapmaya karar verdim. Eşimi arayıp bana bir metre şofben borusu almasını istedim, bir şey yapacağım! Akşam boruyu ayarladım ve kafama taktım. Eşime nasıl olduğunu sordum. Ne olduğunu sordu ama nasıl olduğu soruma çok da tatmin edici bir yanıt vermedi. Ben de yaptığım şeyi mutfakta tabakların arasına fırlattım attım. Birkaç hafta sonra annem geldi ve tabakların arasında bulduğu şey karşısında “Aaa Arzu, çok güzel bir şey bu… Ne bu?” dedi. Çok güzel ama bu ne? İstediğim tepki buydu işte. O akşam sabaha kadar çalıştım. Meğer o hafta katılım için son haftaymış. Derya Baykal’ın eline ulaşan son kolilerden benim saç aksesuarım çıkmış… Televizyonda tesadüfen yarışma birincisi olduğumu öğrendiğimde sevincimden ağladım. Benim saç aksesuarım elden ele geziyordu, çok heyecanlıydım, Türkiye genelinde bini aşkın ürün arasından benimki seçilmişti. O benim hayatımın dönüm noktası oldu. Sonrasında televizyon programları ve röportajlar geldi.

Atölyenin kurulumu nasıl oldu?

Yarışmadan kazandığım parayla makinelerimi aldım. Lohusalıktan çıkmış, özgüvenim düşükken ve çocuk büyütürken bu olay beni depresyonumdan kurtardı, tam anlamıyla kendime getirdi. Atölyem de evimde kurulmuş oldu.

Peki, takılar ve saç aksesuarları tasarlarken iş nasıl kostüm tasarlamaya dönüştü?

Oğlum üç yaşında okula başladı. Okul sahibinin yaptıklarımdan haberi oldu, kostümcüsüyle sorun yaşıyormuş, okulun kostümlerini bana yaptırdı. Yapmaya başlayınca yapmak istediğim asıl işi buldum. Çünkü benim hayal gücüm masalsıdır, fantastiktir. Sınırlamaya gelemem. Kostümdeyse sınırsız malzeme kullanabilirim. Beni kısıtlayan hiçbir şey yok! Yılsonu gösterisinde kostümler çok beğenilince üç okula daha iş yapmaya başladım. Oradan da iş büyüdü.

Sanayi Odasının projesinin işini büyütmene katkısı nasıl oldu?

İş büyüyünce evden çıkmam ve bir atölye kurmam gerekti. Profesyonel bakıp ihracat yapabileceğimi düşündüm. Makinalarım, düzenim her şeyim tamdı. Şirketleşmek için yani profesyonel adım için girişimci kadınlara yönelik proje iyi bir adım oldu, bana farklı şeyler kattı. Bunun yanında bir bankanın kadın girişimcilere yönelik bir eğitimi vardı. Kadına gerçekten bir şey katan harika bir eğitimdi o. İnsan kaynakları ve yönetim derslerine kadar birçok ders aldık.

Kadın girişimcilere yönelik destekler ve krediler hakkında ne düşünüyorsun?

İşimi büyütmek için nakde ihtiyaç duyduğum zamanlarda birçok desteği araştırdım. Sanırım art niyetli kişilerden kaynaklı fazla bir kısıtlama var bu konularda. Kendinin ve eşinin sosyal güvencesi olmazsa, şahsına kayıtlı malın mülkün olmazsa, sadece senin değil kocanın da olmazsa verilebilen krediler vardı. Karnını doyuramayan insan iş kurmaya cesaret edemez ki… Diğer seçeneklerde de paran ve işleyen düzenin varsa krediyi almak mantıklı oluyordu. Çünkü geriye ödediğin zaman düzenli ödeme yapman lazım. Eğer para akışında sıkıntı varsa bu krediler iyi değil. Kurumların oturmuş düzene sundukları destekler daha mantıklı gelmişti bana. Sıçrama noktasındaki desteğimi bu şekilde almadım ben… Sadece kendime ve işime güvenerek başladım.

Bu kurumlardan destek kredisi almadığına göre en çok merak edilen şey “nasıl başardığın” olacaktır sanıyorum.

Dükkanı tuttuğumda cebimde üç aylık elektrik ve kirayı karşılayacak param vardı. Yani sıfır sermaye! Cebimdeki bu parayla gidip babamla konuştum, ne yapayım diye… Babam bu parayı kaybedersem üzülüp üzülmeyeceğimi sordu. Bu iş için kaybedersem üzülmeyecektim. O zaman deneyip görmemi söyledi bana. En kötü ihtimalle denedim olmadı dersin, keşke deneseydim demek ömründe seni yiyecek en kötü şey olur, dedi. Başaracağıma inandığını ekledi. O konuşmadan sonra kimseye kulak asmadan dükkanı tuttum, adımlarımı attım.

Kostümlerini tasarlarken nelerden ilham alıyorsun? Bir tasarımı nasıl ortaya çıkarıyorsun?

Bana bunu hep soruyorlar ama doğrusu ben kafamın nasıl işlediğini bilmiyorum. Benden bir şey yapmamı istiyorlar, nasıl yapacağımı o an bilmiyorum ama yapacağımı biliyorum. Malzemelerin başına geçip nasıl yapacağımı düşünüyorum. Benden istenen şeyi elimdeki malzemelerle nasıl sorunsuz vücuda giydireceğimi düşünüyorum. Sanıyorum ben malzemeden ilham alıyorum.

Ödüllü birçok tasarımın var. En ilginç malzemelerle yaptıklarını düşünürsen hangileri aklına geliyor?

En iyi tasarım ödülünü alan saç aksesuarımı sütyenden yapmıştım. Yumuşatıcı kutusundan puf, kümes telinden saç aksesuarı ve takı yapmıştım. İşi ilk kurduğumda karton alacak param yoktu. Süt kutularını açıp yıkayıp onları karton olarak kullanıyordum. Onlardan envaiçeşit başlık yaptım mesela. Hırdavatçıya gidip hangi malzemeden ne yapabileceğimi düşünürüm. Kimse de ben malzemeyi söyleyene kadar onun neden yapıldığını anlamaz.

Müşterilerin sana güveniyorlar tabii ki; ancak ne çıkacağını ya da nasıl çıkacağını bilmemek onları tedirgin etmiyor mu?

Siz ne istiyorsanız yapabilirim, diyorum. Kağıda dökemiyorum bunu. Karşı taraftaki için çok da inandırıcılığı olmuyor belki. Ben çözüm odaklıyımdır. Mutlaka bir proje çıkar. Müşterilerim nasıl yapacağımı, neye para verdiklerini soruyorlar. Önce başına geçeyim de güzel bir şey çıkacak ama nasıl çıkacak ben de bilmiyorum, diyorum. Benim bu samimiyetim insanlara güven veriyor galiba.

Seni derneklerde ve sivil toplum kuruluşlarında da görüyoruz. Çalışmalarından bahseder misin biraz?

Dernekçiliği çok seviyorum. Göz önünde olmak, başkan olmak, yönetimde olmak gibi bir hırsım yok. Halen başkanı olduğum ancak fes etme aşamasında olduğumuz bir derneğimiz var: İzmirli Girişimci Kadınlar Derneği. Zamanında güzel işler, kampanyalar ve projeler ürettik. Dernek bir ekip işidir. Birtakım sorunlar sebebiyle biz bu işi iyi yürütemedik sonrasında. Dernek bana insan tanıma ve yönetim anlamında inanılmaz tecrübe kattı. Dernek sayesinde mahkemeye bile çıktım. İyi ki de olmuşum içinde.

İzmir’de kadın olmayı nasıl değerlendiriyorsun?

İzmir’de kadın olmak çok güzel… Kadınlar istediği gibi yaşayabiliyorlar. İzmir özgür bir şehir… yönetimsel sıkıntılar her zaman olabilir. Ancak başka bir yerde yaşamak istemezdim. İzmirli olmak ve İzmir’de yaşamaktan çok mutluyum. İzmir’de kendinin farkında olan kadın profili var. Güçlü ya da güçlü durmak isteyen kadınlar var. Bu bazen kadın hesaplaşmalarını doğuruyor sanıyorum. Çünkü kadında bir özgüven var ve öne çıkma isteği var. Tabii, özgüveni tam, bir şeyler başarmış, bir şeyler halletmiş kendiyle olan kavgasını halletmiş kadınlar da var.

İş dünyası açısından İzmir’i değerlendirmeni istesem…

İş anlamında İzmir çok zor bir şehir… Bir çalıştayda ünlü bir iş adamı şöyle demişti: İzmir’de ticaret yapıyorsanız ve bunu bir şekilde de olsa yapabiliyorsanız siz başarılısınız ve siz dünyanın her yerinde ticaret yapabilirsiniz. İzmir insanı zordur, keyfine düşkün, kaliteyi çok sever, kaliteyi ucuza değil bedavaya almak ister, demişti. Hakikaten böyle…

Kendi işini kurmak isteyen kadınlara ne önerirsin?

İşi bilmek, gece gündüz çalışmak, kendine inanmak… Sonrası bir şekilde çözülüyor.

Bundan sonraki planların ve hayallerin nasıl?

Ben işi daha çok sanatsal boyutuyla yapmak, deneyimlerimi paylaşmak, atölyeler vermek, işi öğretmek, istiyorum. Tutkuyla yaptığım işi yapıyorum çünkü. Ticaret boyutu yoruyor insanı. Yaratıcı kısmım tükensin istemiyorum. Tamamen bu işin keyfini çıkaracağım bir aşamaya geleyim; festivaller düzenleyeyim, kortejler düzenleyeyim, kuklalarım yürüsün istiyorum.

Bu işe başlarken hem sanatçı hem iş kadını olma düşüncem vardı. Ben sanatçı kısmıyla ilgileniyorum artık daha çok. Beni heyecanlandıran taraf o… Yan masada bir tiyatrocu olsun, bu tarafta bir yazar olsun, oturalım sohbet edelim. Hayat bir şekilde dönüyor işte, biz keyfini sürelim. Bizi besleyen de bu duygu. Birlikte konuştuğumuzda bir şeyler üretme isteği ortaya çıkıyor. Bu ortamı oluşturmalıyız İzmir’de. Bizim gibi insanlar olmalı. İzmir’de bu ortam oluşmalı…

* Bu Söyleşi İzmir Life Dergisi Temmuz 2016 sayısında yayımlanmıştır.

Ferhat Uludere: İyi ki ‘Sayıklamalar’ Var!

Sahip olduklarımız ve olamadıklarımızla bir dünya kurarız kendimize. Elde etmek istediklerimizi düşünmezsek kurduğumuz dünya ne çok sıkıcıdır ne de çok eğlenceli. Ancak ne zaman farklı bir şeyi arzulasak kurduğumuz bu dünya yıkılır. Kalmakla gitmek, vazgeçmekle savaşmak arasında çetin sınavlar verilir. Seçiminizi mücadeleden yana yaparsanız eski sakin düzene özlem kaçınılmazdır. Ferhat Uludere 13 yıl sonra yeniden yayınlanan ilk kitabı Sayıklamalar’da kasabasından İstanbul’a gelmiş ve İstanbul’a alışmaya çalışırken kasabasını özleyen bir gencin dünyasından öyküler anlatıyor bize.

21 öyküden oluşan kitap Yitik Ülke Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Öykülerin nesnelerden hayata uzanan dünyasında yalnızlık, beklemek, özlemek ve aidiyet yazarın kaleminden gerçeğe bürünüyor ve okura edebi bir haz sunuyor.

Ferhat Uludere ile Sayıklamalar’dan başlayıp hayata, kitaplarına, yazmaya ve edebiyata dair konuştuk.

IMG_1461 - Kopya

Sayıklamalar bir ilk kitap… Üstelik heyecanları, talihsizlikleri, yaşanmış ve yaşanamamış sevinçleri ile bir ilk kitap… Kendi deyişinizle bir gençlik çetelesi olan bu kitabı tekrar yayınlamaya nasıl karar verdiniz?

“Sayıklamalar” yayımlandığında 25 yaşımdaydım. 13 yıl sonra o günlere baktığımda 25 yaşın bir kitap yayımlamak için oldukça erken bir yaş olduğunu düşünüyordum. Bunun tabii ki birtakım nedenleri vardı ama bu düşüncemin en önemli sebebi kitabın kusurlu yayımlanmasıydı. Soruda dediğiniz gibi “yayınlanırken bir takım talihsizlikler” yaşamış bir kitap “Sayıklamalar”. Yayınevinin acemiliği yüzünden asgari özenin bile gösterilmediği bir kitap oldu. “Sayıklamalar” yayınevi için sadece hatalı bir üründü, ama o hatalı ürün benim ilk kitabımdı. İçindeki hatalar yüzünden “Sayıklamalar”la aram açıldı. İnsanın kendi kitabıyla arasının açılması cidden hoş bir şey değil. Bunun bir tarifi olduğunu sanmıyorum. Bu duyguyu ne yayınevi sahipleri bilir, ne de editörler…

Uzun bir süre kitabı görmedim, görmek istemedim; samimiyetle söylüyorum “Sayıklamalar”ın ilk baskısı kütüphanemde yoktur.

Yitik Ülke Yayınları kitabı tekrar yayımlamak istediğinde Kadir Aydemir’in bu fikrine önce sıcak bakmamıştım. “Sayıklamalar” artık piyasada yoktu ve olmamasının daha iyi olacağını düşünüyordum. Ama Kadir ısrarcı olmaya başladığında en azından kitaba bir kez bakmak istedim. Sonra “Sayıklamalar”a haksızlık yaptığımı fark ettim. 13 yıl sonra okuduğumda kabahatin hikayelerde değil yayınevinde olduğunu anladım bir kez daha… Sonra yeniden yayımlamaya karar verdik.

Kitabın önsözünde ilk kitap heyecanınızı ve o zaman yaşadıklarınızı çok samimi bir dille anlatıyorsunuz. 13 sene sonra Sayıklamalar’ı tekrar elinize almak nasıl bir duygu?

Sunay Akın’la yıllar önce yaptığımız konuşmayı kitabın girişine iliştirmiştim. Kitabı görünce “ilk kitap heyecanını bir daha yaşayamayacaksın” demişti. Hakikaten de öyle oluyor. İlk kitap heyecanı bir daha yaşanmıyor. İlk kitabınız 13 yıl sonra yeniden yayımlansa bile aynı heyecan olmuyor. Çünkü siz de aynı kişi olmuyorsunuz. O öyküleri yazan çocukla aramda 14 ya da 15 ya da daha fazla yıl var. Onun yazdıklarına biraz ağabey şefkatiyle yaklaşıyorum artık, yaptığı hataların üzerinde çok durmuyor gülüp geçiyorum. “Sayıklamalar”ın heyecanını değil de bir dönem bu öyküleri yazmış olmanın keyfini yaşıyorum. Şimdi iyi ki de “Sayıklamalar” var diyorum. Çünkü 2002 yılındaki o kitap fuarında, o gün elinde ilk kitabıyla Attila İlhan’ın imza gününe giden ve ona kendi kitabını imzalayan çocuk çok mutluydu.

Kitabınızı rahmetli babaannenize ithaf etmişsiniz. Bir öykünüzde de babaannesini kaybetmiş bir yetişkinin üzüntüsünü ve babaannesiyle arasında kurduğu saf sevgi bağını işliyorsunuz. Babaannenizin hayatınızdaki ve bugünkü yazar kimliğinizdeki etkisi nedir?

Babaannem hakkında yazdığım ilk hikaye “Sayıklamalar”daki “Kibrit Kutuları” değil aslında. 90’lı yılların ikinci yarısında Lüleburgaz’da çıkardığımız fanzinlerden biri olan “Bi’ Şey”de yazdığım “Geriye” adlı bir öykünün başkahramanı da babaannemdi. Çocukluğumun büyük kısmını babaannesinin yanında geçirmiş biriyim, hatta ilk gençlik yıllarımın büyük bir bölümü de onunla geçti. Babaannesiyle yaşayan her çocuk gibi ben de birçok hikaye dinledim ondan; birçok dua öğrendim… Babaannem ve onu ziyarete gelen yaşıtlarından yorgunluğu, heyecanı, hayattan keyif almayı ve ne yazık ki ölümü her çocuktan önce öğrendim. Babaannem hakkında iki tane hikaye yazdım, ama onun bana kattığı şeyler yayımlanmış beş kitabımda anlattığımdan daha fazlaydı.

“Sayıklamalar”ın son baskısında hikayelerin yerleri yeniden düzenlenmiş. Bunu yaparken kitabın atmosferinde neyi değiştirmek istediniz?

Tüm hikayeleri okuduktan sonra sıralamanın böyle olması gerektiğini düşündük. Kitabın duygusunu, atmosferini ve söylemek istediğini en iyi yansıtan hikayeyi bulmak ve onunla başlamak gerekiyordu. Bir şey değiştirmedim aslında, olması gerekeni yapmaya çalıştım. Çünkü önceki yayınevi kitaptaki öyküleri alfabetik sıraya dizmekten başka bir şey yapmamıştı.

“Bu evde hatta bu hayatta var olan her şey bizlerin yaşamına etki eder, hatta yaşamlarımızı belirler.” cümlenizi kanıtlarcasına nesnelerden kurulu veya yolu çokça bu nesnelerden geçen hikayeler var kitabınızda… Nesneler bu kadar önemli mi hayatımızda?

Aslında sadece benim hayatımda değil hepimizin hayatında nesneler büyük bir yer tutuyor ve biz istesek de istemesek de hayatımızda bunların önemi büyük. Hatta öyle ya da böyle hepimizin hayatını nesneler belirliyor. Bazıları bunu “sahip olduklarının sonunda sana sahip olması” üzerinden tanımlıyor, bazıları üretim araçlarından dem vuruyor; ben ise en saf haliyle ele alıyorum. Halıfleks döşenmiş bir odayla el halısı serilmiş bir odada yaşanan aynı ilişkinin değişik sonuçlar vereceğine kanaat getiriyorum. Nesneler ve hayatlar arasında kurduğum ilişki sadece “Sayıklamalar” ile de sınırlı değil. “İslenmiş Aşka Mektuplar”da, “1001 Fıçı Bira”da, “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”da ve hatta “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi”nde de bu ilişkiyi görmek mümkün…

Yazarken bozmayı, yeniden kurmayı, anlatılanın ötesine geçmeyi seviyorsunuz. Üstelik kurcaladığınız hikayenin sizin olup olmaması da sizin için önemli değil. Bu, her şeyi olduğu gibi kabul eden dünyaya karşı bir başkaldırı olarak yorumlanabilir mi?

Metinleri bozmayı ve onları yeniden, yeni biçimlerle üretmeyi seviyorum. Bundan hiçbir zaman da vazgeçmeyeceğim. “Sayıklamalar” ve “İslenmiş Aşka Mektuplar”da bu tip hikayeler yazmıştım. “Don Ouijote’nin Üçüncü Cildi”nde işi bir romana kadar vardırdım. Tabii eylemlerimiz bunlarla sınırlı kalmayacak…

Bu yaptığımı bir başkaldırı olarak okuyabilirsiniz elbette. Çünkü mevcut metinleri yazarın elinden çıkmış haliyle bırakmak yerine onu önce bir okur olarak yorumluyor, ardından da bir yazar olarak yeniden yaratıyorum. Hem de gerçek yazarının hayal etmediği bir biçimde.

Çalışmak adamın karakterini bozar mı?

Elbette… Sizi bilmiyorum, ama ben hayatı boyunca çalışmamış hatta hiçbir zaman da çalışma ihtiyacı hissetmemiş insanlarla bir arada yaşadım. Bu insanlar öyle zengin değillerdi, aileden gelen varlıkları da yoktu, kimseden emir almadıkları gibi kimseden para da istemiyorlardı. Onlar tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yapan Lüleburgaz’ın çalışamayan insanlarıydı. Bizim çağdaş fakat ondan kat be kat yoksul Oblomovlarımız… Onların ellerindekilerden daha fazlasına ihtiyaçları yoktu. Daha başka yerleri de hayal etmiyorlardı. Evet; bulundukları yerden şikayet ediyorlardı, ama buna rağmen orada mutluydular. Şikayetleri bir alışkanlıktı, insanlara anlatacak hikayelerini bu şikayetlerle süslüyorlardı. Ve burada çalışmak adamın karakterini bozuyordu. Çünkü çalışmak daha fazlasını istemekti.

“Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba” yayımlandığında kitapla alakalı yaptığımız tüm söyleşilerde konu dönüp dolaşıp kasaba sıkıntısına geliyordu. Ben de İstanbul’dan bakıp kasaba sıkıntısı üzerine beylik laflar ediyordum. Söyleşiler durulduktan sonra Lüleburgaz’a gittim ve çok eski dostlarımdan, hatta ağabeylerimden biri sarhoş bir sesle şöyle demişti;

“Sen gazetelerde kasaba sıkıntısı filan diyorsun ya, oğlum biz sıkılmıyoruz burada. Keyfimiz yerinde vallahi. Sen nereden uyduruyorsun ki öyle şeyleri…”

Sayıklamalar’da yalnızlık var, ait olamama, kendini anlatamama var, beklemek var, özlemek var… Bunların tam da ortasında Beckett’in, Don Quijote’nin, Oblomov’un izleri var… Bugün bu kitaba buradan baktığımızda onu Don Quijote’nin Üçüncü Cildi’nin bir habercisi gibi görebilir miyiz?

Okur için sıralama “Sayıklamalar”, “İslenmiş Aşka Mektuplar”, “1001 Fıçı Bira”, “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba” ve “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi” olarak ilerliyor. Bu anlamda haklısınız elbette; “Sayıklamalar”daki bazı öyküler “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi”nin habercisi olabilir. Ama gözden kaçan küçük bir detay da var. “Sayıklamalar” 2002 yılının Ekim ayında yayımlandı, ama “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi”ne kaynaklık eden çalışmalara başladığımda sene 2000’di. Bu anlamda “Sayıklamalar” hem öncesi hem de sonrası oluyor. O yıllarda yaptığım çalışmalar zamanla farklı şekiller aldı ve farklı metinler olarak ortaya çıktı diyebiliriz…

Sayıklamalar ve ikinci öykü kitabınız İslenmiş Aşka Mektuplar arasında üç sene var. Üç sene içinde diliniz ve kurgunuzdaki değişimlerin yanında yarattığınız dünya da değişiyor. Edebiyat yolculuğunuzda bu iki kitabınızı değerlendirmenizi istesek…

İki kitap arasında belirgin farklar görmek mümkün ama ikisinin de duygusu aynı gibi geliyor bana. “Sayıklamalar” kendince öyküler yazan birinin kitabıyken “İslenmiş Aşka Mektuplar”da ilk öykü kitabını yayımlamış genç bir yazarın yeni öykülerini okurla buluşturmasının sorumluluğu var. Şimdi size tam olarak anlatamadığım bu farkı birçok insana sordum. “Sayıklamalar”ı çok beğenen bazı arkadaşlarım “İslenmiş Aşka Mektupları” beğenmiyorlardı. “İslenmiş Aşka Mektuplar”ı beğenenler de “Sayıklamalar”ı acemice bulmuşlardı. Aynı duyguların farklı şekilde anlatımı aslında iki kitap da… İkisinde de kasabadan İstanbul’a gelmiş ve bir türlü İstanbul’un kalabalığına alışamayıp kasabasını özleyen bir genç var…

Öykü atölyeleri düzenliyor ve Öykü Atölyesi adı altında dersler veriyorsunuz. Öykü sizin için ne ifade ediyor? Anın öykücüsü değilsiniz genellikle…

Öykü yazmaktan da okumaktan da keyif aldığım bir tür. “Don Quijote’nin Üçüncü Cildi”ni bir kenara bırakırsak, “1001 Fıçı Bira” ve “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”ya roman yazmak için başlamamıştım. Öncelikle anlatacağım öyküler vardı ve o öyküler kontrolümden çıkıp roman olmayı seçtiler. Ben yazmaya biraz da böyle bakıyorum aslında. Yazma eyleminin sürprizlerine bırakıyorum kendimi. Öyküler hiç hesaplamadığım yerlere gidiyor, planlarımı yeniden yapmak zorunda kalıyorum ve bazen yazmayı düşündüğüm konunun kenarından bile geçmediğimi fark ediyorum.

Öykü Atölyeleri’ne gelirsek… Atölyelerde yaptığımız çalışmaların tamamı yoktan bir öykü var etmek üzerine ilerliyor. Aristoteles’in yol göstericiliğiyle estetiğe ve yazma sanatına giriş yapıyoruz; bir karakter yaratıp o karakterin hikayesini kaleme alıyoruz. Atölye sonunda yazmaya hevesli ama daha önce hiç öykü yazmayı denememiş birçok insanın bir öyküsü ve yeni öyküler yazmaya cesareti oluyor.

ferhat_uludere_

Geçmişle kıyaslandığında örgütlü bir edebiyat ortamından bahsedemeyeceğimizi söylüyorsunuz bir söyleşinizde. Kırılmalar yaşamış ve birbirinden kopmuş bir edebiyat dünyası, gazete kitap eklerinin etkisi, yazar destekli yayıncılık… Buna çevremizdeki kesintisiz bilgi bombardımanını ve sosyal medyanın etkisini de eklediğimizde son dönemin edebiyat ortamını nasıl değerlendirirsiniz?

Geçmişte kaldı dediğimiz edebiyat ortamı, dergiler ve dönemin nitelikli yazarları tarafından geliştirilen, yaşayan ve büyüyen bir edebiyat ortamıydı. Bir öykü ya da bir şiir yayımlanmadan önce nitelikli birçok insanın elinden geçer, emek verilir ve değer kazanırdı. Ama şimdi durum aynı mı? Elbette değil.

Edebiyat dergilerinin reklam veren yayınevlerinin kitaplarını tanıttığı, kitap eklerinde kitapların okumadan değerlendirildiği, kendine “saygın” sıfatıyla dolaşan yazarların övüne övüne genç yazarları okumuyorum diye yazılar yazdığı, parayla kitap basan yayınevlerinin çoğaldığı bir ortamda edebiyattan bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. Okurdan ziyade takipçinin değer kazandığı bir yerde edebiyatın ortamı da olmaz tabii. Edebiyat ortamı Türkiye’de sektör buluşması haline geldi artık.

Popüler kültürün hayatımızın her alanına yayıldığı günümüzde gerçek edebiyata ulaşmak da güçleşiyor. Bugün gerçek edebiyat nerede yaşıyor? Meraklı okur ona nasıl ulaşabilir?

Meraklı okurun nitelikli edebiyatı bulmak için benim yol göstericiliğime ihtiyacı olacağını sanmıyorum. O gerçekten meraklı ise edebiyatın saklandığı yeri şimdiye kadar çoktan bulmuş hatta bize de oradan el sallıyordur.

İki öykü kitabından sonra üç roman yayınladınız. Bundan sonra bize ne anlatacaksınız?

Başladığım ve bitiremediğim birtakım çalışmalarım var. İlk olarak onları tamamlamak istiyorum. Onların yanında bazen bittiğini bazen de eksik olduğunu düşündüğüm bir öykü dosyam var. Onunla ilgili bir karar verirsem onu yayımlamak isterim elbette. Ama daha karar vermiş değilim.

Masanın üzerinde bir sürü şey var aslında, hepsiyle de ilgileniyorum. Önce hangisi biterse o yayımlanacak. Acele etmemek en iyisi bazen…

Son olarak… İslenmiş Aşka Mektuplar’ı Nick Cave eşliğinde okumuştuk. Sayıklamalar’ın müziği nedir?

“1001 Fıçı Bira” için de Leonard Cohen diyebiliriz sanırım. Çünkü hep Leonard Cohen çalıyordu o yıllarda. “Sayıklamalar” için bence rock baladları uygun olacaktır. Testament; Return to Serenity, AC/DC; Ride On, Ozzy Osbourne; No More Tears, Savatage; Follow Me, Xentrix; No More Time, Death Angel; A Room with a View, Manowar; Master of the Winds ilk aklıma gelenler oldu…

ferhat_uludere_izmir_life

(Bu söyleşi İzmir Life Dergisi Ocak 2016 sayısında yayımlanmıştır.)